JellyPages.com

Çarşamba, Ağustos 15, 2007

Marcur un gol/ Gol atmak...

Benim sayfamda belki de ilk kez futbolla ilgili bir başlık görmektesiniz; bu oldukça şaşırtıcı bulunacaktır yazılarımı takip edenler tarafından, biliyorum. Çünkü futbolu sevmem, hiçbir zaman da ilgi alanıma girmeyecek bir spor dalıdır ancak bazen öyle durumlar olur ki, bunu ifade edebilmek için futbol terimlerini kullanmakta hiçbir sakınca görülmez tarafımdan, bugün anlatacağım yaşanmış hikâye ve sonucu da bu başlıkla anlamını buluyordu, bu sebeple seçtim efendim...

Şimdi; yukarıdaki resimden yola çıkarak hikâyemize geçelim. Ayna hepimizin hayatında şu ya da bu şekilde varolan birşeydir, saçımızı tararken, makyaj yapar ya da traş olurken, dişimizi fırçalarken genellikle onun önünde oluruz ama bunları otomatik yaparız çoğumuz yani aynayı kullanırız ama aynanın varlığının farkında olmayız bile. Oysa; insan denen varlık zaman zaman aynanın karşısına geçip kendi sûretine uzun uzun bakmalıdır bana sorarsanız, kendisi ile yüzleşmeli, başkalarına çamur atarken kendisinin yeterince temiz olup olmadığını kontrol etmelidir. Ayna sıradan varlığının ötesine geçerek böyle bir yüzleşmeye de vesile olabilmelidir insan hayatında. Bu sebeple benim evimde her zaman dört-beş ayna bulunur, arada durup, mola verip bu aynalardan yansıyan sûretime bakar ve düşünürüm. Aynalarımı hep temiz, lekesiz, parlak tutmak istemem bu yüzdendir, hâttâ takıntılıyımdır bu konuda...

Geçtiğimiz Pazar günü, İzmir'in Karşıyaka'sındaki evlerine dönen genç bir çift yaşadıkları apartmanın ana giriş kapısını açmak istediklerinde kilidin arızalanmış olduğunu görürler. Her zaman kilidi açmak için kullandıkları anahtar kilit içinde dönmemektedir, biraz uğraşınca anahtar kilidin içinde kırılır. Mevsim yaz, şehir İzmir, apartman zaten beş katlı, her katta bir daire var, bizim çift ve üst kattaki komşularından başka kimse yok apartmanda, millet yazlığa gitmiş. Zor bir durum tabii, bizimkiler bodrum kattaki deponun camını kırarak içeri girmeyi düşünürler, kilitle biraz daha uğraşırlar falan ama olmaz. Bu sırada en üst kattaki apartman sakinleri çiftin kapının önünde içeri girebilmek için debelendiğini pencereden görürler, hemen otomata basıp kapıyı açtıklarını ya da inip kapıyı içeriden açarak sorunu çözdüklerini düşünenler eminim vardır aranızda ve gene eminim ki böyle düşünenler gayet düzgün, insan gibi insanlardır. Lâkin; vaziyet hiç te öyle olmaz, pencereden başını uzatıp bakan kadın durumu gördüğü halde camı kapatıp derhal içeri kaçar, kendileri evde olduğu halde yokmuş gibi davranırlar, kapıyı açan falan yoktur. Bu durumda genç çift Pazar akşamı Karşıyaka'da çilingir peşine düşer, haftasonu seyahatinden dönen çiftimiz oturmakta oldukları apartmana başka türlü giremeyecektir çünkü. Epey zaman alır açık bir çilingir bulmak, zor da olsa bulunur, getirilir ve kilit sökülerek kapı açılır. Bozuk olan kilit çıkarılır, yerine yenisi takılır, yedek anahtarlar da çifte verilir ve bu sayede evlerine girebilirler...

Hikâyenin bundan sonrası tam da yukarıda fotoğrafını gördüğünüz sevgili Engin Ardıç'ın üslûbu ile kaleme alınması gereken cinstendir. Zira zorunlu olarak apartman ana giriş kapısının kilit göbeğini değiştiren ve evlerine ancak bu şekilde girebilen çift ertesi sabah posta kutularına bırakılmış A 4 ebadında bir kağıt bulurlar, kağıtta şunlar yazmaktadır:

“KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİ BAŞKASINA YAPMA !!!” Dış kapının anahtarını değiştiriyorsunuz, posta kutumuza bir adet bırakmıyorsunuz, bu akşama kadar posta kutuma anahtar bırakmazsanız, yeni kilitten sizin de anahtarınız olmayacak!!!

Genç karı-koca bu yazıyı okuyup sadece gülümser, erkek olanı kağıdı özenle katlayıp cebine koyar, ikisi de işlerine gitmek üzere arabalarına biner ama bu hikâye elbette burada son bulmayacak, maçın asıl eğlenceli olan tarafı bundan sonra başlayacaktır...

Bu beş daireli küçük apartmanda mülk sahipleri ikamet etmektedir. En alt kattaki dairenin sahipleri zaten yurtdışındadır. Geriye kalan üç dairede yaşayan mülk sahipleri birbirleri ile gayet uyumludur, apartman adına alınan kararlarda fikir birliği içindedir. Sadece en üst katta ikamet edenler hariç, zira bu kişiler evlerindeki aynaları gerektiği gibi kullanamayan ve insanların ortak yaşadıkları hemen heryerde genel ahengi bozmak üzere mutlaka varolan o çok tanıdık zavallı ayrık otlarındandır. Varlıklarının altını çizebilmek, kendilerini önemsetebilmek için sorun yaratmaktan başka çaresi olmayanlardan yani. Biz onları gayet iyi tanırız, eminim sizlerin arasında da onları yakından tanıyan epey kişi vardır. Bu küçük apartmanın yöneticisi emekli bir TSK mensubudur, iki yetişkin evlâdı vardır, her ikisi de avukattır. Beyefendi tavrı ve tecrübeli kimliği ile öteki sakinler tarafından saygı duyularak sevilen apartman yöneticisinin de bu ayrık otları ile başı doğal olarak derttedir...

Beşinci kattaki daireye ortak kararla tahsis edilen bodrum kattaki depo bir süre boş kalır, daha sonra bu ayrık otları tarafından kimyevî maddeler üreten bir firmaya gene depo olarak kullanılmak üzere kiralanır. Ancak; depoyu kiralayan şahıs bodrum katta birtakım kimyevî çalışmalar yapmaya başlayıp onu ona, bunu şuna karıştırınca kimi gazlar açığa çıkacak, alt katta oturan şahıslar bu sebeple fena halde rahatsız olacaklardır. Sözgelimi; evinizin banyosunda bir miktar çamaşır suyu ile tuzruhu gibi asidik bir maddeyi birbirine karıştırırsanız derhal bir tepkime meydana gelir, açığa çıkan yakıcı buharı solursanız hayatî tehlike altına girersiniz, nefes yollarınız yanıp yapışabilir mazallah! Bu tarz tehlikeli kimyevî maddelerle çalışan kiracının varlığı apartmandaki sıhhî vaziyeti iyice tehdit eder hale gelince kiraya veren kişi yönetici tarafından ''caaaartt, kaba kaat!'' şeklinde değil, kibarca uyarılır ama aldığı cevap pek öyle kibarca olmaz! ''Biz istediğimize kiraya veririz, burasını bize tahsis ettiniz, çıkaramazsınız kardeşim! Höt, zöt!'' diyen ayrık otları ile yönetici arasında bir tartışma yaşanır ve apartmandaki huzur adamakıllı bozulur. Karşılıklı açılan davalar neticesinde kimyevî maddeler üreticisi şahıs apartmanı küllîyen havaya uçurmadan mahkeme kararı ile oradan çıkarılır. Kendilerine hakaret ettiği iddiası ile yöneticiyi mahkemeye veren ayrık otları ortada şahit-mahit olmadığından savcının verdiği takipsizlik kararı ile kıçüstü otururlar! Lâkin; insan sûreti içinde tebdîl-i kıyafet eyleyerek ortalıkta dolaşmakta olan bu gibi mahlûklar hak kavramını yalnızca kendileri açısından gördüklerinden küçük apartman içindeki gündelik hayatı çeşitli şekillerde zorlaştırmaya devam edecek, toplantılara iştirak etmeyecek ve haftada bir yıkanan merdivenler için kapılarının önüne bir kova su dahi koymayacaklardır. Bu nedenle onların bulunduğu kat temizlenmeyecek, apartman içinde yapılması plânlanan boya-badana işi kendilerinin bulunduğu kata gelince son bulacak, kimse onlarla görüşmeyecektir. Bu arada; apartman sakinlerinin tepesinde çocuk tepindirilerek, balkondan, pencereden üstlerine halı silkelenerek bazı varlık gösterme çalışmaları yapılacak, hâttâ kapı önünde park edilmiş otomobillerinde birdenbire gizemli çizik vakaları ortaya çıkacaktır! Bütün bunlara rağmen taşmamış olan malûm bardak ise ancak geçen Pazar günü vuku bulan olay üzerine artık köpürerek taşacak ve icap eden elbette yapılacaktır. Genç çift derhal tatilde olan emekli asker yönetici ile temasa geçecek, diğer mülk sahipleri ile konuşacak ve çiftimize yönetim kurulu kararı ile müthiş bir gol atma yetkisi verilecektir!..

Futbol izlemenin en keyifli kısmı ustaca kurulan bir ekip oyunu sonucunda seçilen kişinin gereken voleyi çakıp topu filelere gömdüğü an olsa gerektir diye düşünüyorum, bu durumda yukarıdaki fotoğrafta görülen sevinç ve zafer duygusu hiç te haksız değildir. Şimdi sizler de koltuklarınıza sıkıca yapışıp maçın en heyecanlı kısmını izleyiniz efendim, zira genç çiftin posta kutusuna bırakılan A 4'e cevap aynen şu şekilde gelecektir:

“KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİ BAŞKASINA YAPMA !!!”

1. Giriş kapısı kilidini özellikle ters dönük olarak bırakmayacaksınız!!
2. Komşunuz kapıda kaldığında ; camı kırmaya çalışmakta olduğunu duyup
otomat ışığını yakıp sesi dinledikten sonra, pencereden aşağı baktığınızda
ve birbirinizi gördüğünüzde, panjuru kapatıp saklanmayacaksınız!!
Yok, tercihiniz bu şekilde davranmaksa ve insanlık anlayışınız buysa;
sonrasında da aynı insanların, sizin kapınıza değişen anahtarı bir jest veya
görev olarak bırakmasını beklemeyeceksiniz !!
3. Tepenizde gürültü yapılmasını istemiyorsanız siz de yapmayacaksınız!!
4. Merdivenden, her ne saatte olursa olsun topuklarınızı vura vura
inmeyeceksiniz!!
5. Camdan örtü silkelerken aşağıda biri olup olmadığına, temiz çamasır serili
olup olmadığına bakacaksınız!!
6. Apartmanda her dairenin şikayetçi olup rica ile ilettiği bir konuda “bana
karışamazsınız”
diyerek ısrarcı olup, işi mahkemelere kadar götürüp, ondan
sonra gereğini yapmak zorunda kalmayacaksınız!
7. Sizden rica edilmiş olmasına rağmen, klima defrost hortumundan akan
suyun bir “çin işkencesi” gibi rahatsızlık vermesine 3 yıl boyunca duyarsız
kalmayacaksınız!
8. Aidatlarınızı ödeyecek, ortak apartman kararlarına uyacaksınız!!

Bu liste uzar gider…

SONUÇ:
Kilit değişimi, yöneticinin ve çoğunluğun onayı ile gerçekleşmiştir. Apartmanda yaşama kurallarına uyan, aidatını ödeyen her daire ve ferdi, değişen kilit anahtarlarına sahiptir ve bu konuda bir sorun yoktur.

Birisine olumlu bir yaklaşımda ve saygı ile davranılması için onun ortak yaşam kurallarına uyuyor ve o topluluğun bir üyesi olarak kabul ediliyor olması gerekir.

Daire kapılarını tek tek çalın ve bir yedek anahtar isteyin!!
KOMŞULARI İLE UYUMLU, SAYGI GÖSTERMEYE VE BULMAYA BU KADAR HASSAS İNSANLARIN, BU KONUDA BİR SORUNU OLMASA GEREKTİR.
Sizi, bu apartmanın saygıdeğer bir ferdi ve komşusu olarak gören birisi, bu talebinizi yerine getirir (di) mutlaka. Ama öyle birisi yok ve o nedenle anahtar posta kutunuza bırakıldı.
Anlayan için bu yeterli bir açıklamadır. Hediyemiz olsun!

BUNUN DIŞINDA; APARTMAN ORTAK KULLANIMINA AİT HERHANGİ BİR KONUDA, YÖNETİM VE ÇOĞUNLUĞUN ONAYI OLMADAN YAPILACAK HER TÜR BİREYSEL MÜDAHALENİN GEREKLİ YASAL KARŞILIĞINI BULACAĞINI İHTAR EDERİZ!

RAHMİ BEY APT. YÖNETİMİ VE SAKİNLERİ

''Çaktım voleyi, attım golü!'' başlığı ile bana dün gelen e-maili okuduğumda futbolu zerrece sevmeyen ve de bugüne kadar hiç ilgilenmemiş biri olmama rağmen ''goooool, gooool, gooool!'' diye bağırarak dizlerimin üzerinde bir süre kayıp ıslık çalmam ve kendimi David Beckham gibi hissetmem nedense bana hiç tuhaf gelmedi. Bilmem size tuhaf gelecek mi? Bu siteye taşındıktan kısa bir müddet sonra bahçelerine kedi girdiği (?) için kapıma gelen bazı şahısları baştan ben de sükûnetle dinlemiş, ''hangi kedi, nereden biliyorsunuz bana ait olduğunu, bu çevrede hiç mi sokak kedisi yok, bahçelerde görülen ilk kedi vakası mıdır bu, kedi girdi ise ne yaptı peki, mevsim zaten kış, bahçeler takır takır, hayrola?'' falan diye hiiiç sormadan gereken önlemleri alacağımı gayet uygun bir dille beyan etmiştim. Nitekim bahçemin çevresini tel örgü ile çevirip, üzerine de üç sıra dikenli tel yaptırtmak sûreti ile bana maliyeti 1500 YTL.- olan önlemimi de derhal almıştım (bugün beni evden telefonla arayan ve yaşananları yakından takip eden bu konuda gayet yetkili ve tanınmış bir kişi bunu son derece gereksiz bulduğunu ifade ederek niçin o zaman kendisini aramadığımı sordu ama olan olmuştu, artık geçmiş olsundu bana!). Fakat karlı-buzlu bir kış günü, ben marketten dönerken otomobilinden ''komşuuu, komşuuuu'' diye seslenerek inen hiç tanımadığım bir kadın yanıma gelip ''siz burayı telle kapattınız ama böyle olmayacağını ben söylemiştim, aslında bahçenin üstünü tamamen kapatmanız gerekirdi, zaten suç sizin değil size ev kiralayanın, bla bla bla, ayrıca da bla bla bla bla!'' diye kafamı ütülemeye başladığında o zamana kadar sabır ve sükûnetle taşmadan muhafaza ettiğim bardağımın içine sandoz atılmış gibi cızırdayarak köpürmeye başladığını hissetmiş, hiç tanımadığım bu acaip kadına doğru yavaşça dönmüştüm!............................(Buradaki boş noktaları herkes kendine göre doldurabilir) Benim kendisine söylediklerimden sonra suratının rengi ve ifadesi hayli değişen kadın ''aaa, aaa???!!!!'' derken bahçe kapımı açıp içeri girmiş ve kapıyı da dankkkk diye suratına kapamıştım! Bu kadar kerkenezce, bu denli aptalca birşeyi karşıma geçip söylemeye cesaret ederken sonunu hiç düşünmemiş ve kendince gayet mantıklı ve de haklı birşey söylediğini zannetmiş olan o kadın+ onun gibiler bir daha asla kapımın eşiğinden dahî içeri geçemediler, geçirtmedim, geçirtmem! Sadece kendilerine yakışanı yapıp arkamdan konuşup dedikodu ederek, kapımın önünden geçerken içeriye ters ters bakarak varlıklarının altını çizmeye çalıştılar ki o da beni hiç enterese etmiyordu zaten:) Aynı kadınları geçen Regâib Kandili gecesi, üstelik benim evimde misafirim de varken karşı evlerden birinde kopan feyat figan karı-koca kavgasına müdahale etmek için, ayaklarında şıpıdık terliklerle yel yeperek, yelken kürek koşarken gördüğümüzde (bunlar her durumda onlayndır ya, olay çıksın, bunlar gidip durumu düzeltsin, barıştırsın, sonra da bolca dedikodusunu yapsın şeklinde) ayıp olmasın, özellikle kavga eden çift görüp sonradan utanmasın diye derhal içeri girip bakmamıştık bile. Sadece o sırada evimde olan ''ağır misafir'' hüzün ve utançla yüzüme bakıp ''buradan bir an evvel taşın, burası sana göre bir yer değil'' demişti, ben de başımla onaylayarak susmuştum, o mübarek gecenin huzurunun içine de bu şekilde edilmişti yani özetle, o kadar... Evveli ve sonrasında yaşananların büyük bölümü burada anlatılmıştı zaten, yinelemeye hiç gerek yok bu yüzden...

Bundan sonrasını ise müsaadenizle kendime saklayacağım efendim, zamanı gelinceye kadar elbette. Kendi çıkarları zedeleninceye kadar çevrelerinde yapılan haksızlıklara ve bizzat kendi yaptıklarına hiç aldırmayıp benzer değneğin ucu kendilerine dokunduğu vakit ayaklananlarla hiç işim olmaz, müstehaktır der, güler geçerim! Bizim ailede genetik bir tuhaflık olduğu kanaatindeyim öte yandan; babadan miras Engin Ardıç iptilâmız yanında herhangi bir haksızlık durumu ile karşılaştığımızda, ucu bize dokunsun ya da dokunmasın derhal gereken vaziyeti alıp, ustaca oyun kurup, yeri ve zamanı geldiğinde de voleyi çakıp golü atmamıza bakılırsa aynen öyle. Zira; yukarıda sizlerle paylaştığım ve hiç saptırılmadan anlatılmış olan hikâyenin başrolündeki genç çift benim erkek kardeşim ve eşi oluyor efendim, yazıyı yönetim kurulunun kendisine verdiği yetki ile kaleme alan da bizzat Halûk Demiralp, yani benim kardeşim:) Şimdi izninizle bir defa daha ellerimi yumruk yapıp dizlerimin üzerinde kayarak ''gooool, gooool, goool!'' diye bağırıyorum ve ardından süpürgeme atlayıp yeni hikâyeler avlamak üzere havalanıyorum! Lâf aramızda; ben bizim ailedeki bu genetik tuhaflığa bayılıyorum:)

Biliyor musunuz; bizim site içinde halen devam etmekte olan inşaatın amelelerinden biri bu sabah kapımı çaldı ve ''aplaa, sizin kapı önüne beton yapıcaz da, şu fişi bi takıversen aplaaa, bizi gene fırçalama da aplaaa'' deyip elindeki kablonun ucunu çekinerek bana uzattı:) ''Benim derdim sizinle değil ki kardeşim, hâlâ anlayamadınız mı bunu siz?'' derken şaşkınlıkla yüzüme bakan adamcağız ''aplaaa, bi de soğuk suyun varsa ver Allah rızası için aplaa, Allah hastalığına şifa versin aplaaa'' dediğinde anladım ki kendilerine bazı şeyler söylenmiş benim hakkımda. ''Lâfı mı olur kardeşim, elbette'' diyerek şişeyi ve bardakları eline tutuşturup gülümsedim gariban adama:) Meselenin iki-üç emekçi insana su vermek olmadığını zaten daha önce de belirtmiştim. Tornavida dandikse vazifelerini lâyıkı ile yapamayan vidaların suçu ne, e değil mi ya? Herhalde kopan cayırtıdan ve caaartlatılan o kaba kaatlardan sonra ''bu karı kanser hastası kardeşim, o sebeple kafadan sakat, aman bulaşmayın buna!'' dendi ki adamlara, Allah'tan hastalığım için şifa dilediler verdiğim suyu içerken:) Allah razı olsun, helâli hoş olsun onlara da, sakın yanlış anlaşılmasın, aynı helâllik elbette sebil misâli akmayacaktır benim tarafımdan o bazılarına! Ezcümle; evinizdeki aynaları parlatmayı unutmayın sakın, kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi zinhar başkalarına yapmayın! Ne demek istediğimi daha iyi anlamak isterseniz boomerang kelimesinin sözlük anlamını araştırın. Hadi ben uçtum şimdi, yeniden buluşuncaya kadar insanlığınıza iyi bakın...


Ek not: Yarın Kanal B televizyonunda yayınlanan ''Doğadaki Dostlarımız'' adlı güzel programın ekibi çekim yapmak üzere bizim eve geliyorlar. Burada gerçekleştireceğimiz bu son çekimden sonra zaten artık fazla durmayacağız, akıl ve beden sağlığımız için son derece tehlikeli görüyoruz burada gereğinden fazla oyalanmayı zira. Programın yayın tarihini bilâhare duyuracağım efendim, cümlemizden cümlenize bakî selâmla...

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

El Especia/ Baharat...

Baharat mühimdir demiştim daha önce; bana göre yemeğin namusudur diye de eklemiştim. Baharat tek taraflı bir kavram değildir, damakta bıraktığı tat kadar bellekte bıraktığı koku izi, dokunulduğunda parmak uçlarında bıraktığı his ve rengi de anlam katar ona. Bu sebeple baharatın serüveni herhangi bir dükkâna girilip satın alınan birkaçyüz gramlık malzeme olmakla sınırlanamaz. Sadece damağınıza dokunan buruk ve akılda kalıcı lezzetle daraltamazsınız baharatın anlamını, kişisel tarihinizdeki kimi ''an''lara usulca taşır sizi, bulunduğunuz yer ve zamandan alıp hafızanızın derinliklerine uçurur. Bu nedenledir ki; ''alt tarafı baharat...'' deyip geçmek hem haksızlık, hem de hatırı sayılır bir hata olur...

''Hiçbir mutfak birden fazla kadını alacak kadar geniş değildir'' denmişse de; yemek pişirmenin kendine özel ritüeli o kadar paylaşılamayacak birşey değildir, daha doğrusu bu zamana, zemine ve mutfağı paylaşacağınız kişiye göre değişir. Kaldı ki; özel günlerde, ailenin bir araya toplanacağı sofraları kurmanın icabıdır aslında mutfağı paylaşmak. Asıl besteyi tamamlamak üzere eklenmesi gereken o gayet mühim notaya, yani ''bir tutam baharat''a gelene kadar konuşturulması gereken hayli kaabiliyet mevcuttur mutfakta. Ve asla unutulmaması gereken şey de şudur ki; bunu yalnızca kadınlar yapmaz, yemek kotarmanın o çok özel, bereketli zevki sadece kadınlara ait olamaz... Bu tarz bir ezberi bozabilecek nice misâl arasından ben ''Bir Tutam Baharat/Politiki Kouzina'' adlı güzel filmi seçtim sözgelimi, ''A Touch Of Spice'' da denebilir duruma göre, kullanılan dil hariç arada fazla fark bulunmaz...

Bu fotoğraftaki adamlardan biri size gayet aşinâ gelecektir ihtimâl; çalkantılı özel hayatı ile hiç te lüzumu olmadığı halde kendisinden devamlı haberdar edildiğimiz bir oyuncudur bu kişi, yani Tamer Karadağlı. Her ne kadar bu fotoğrafta üzerinde görmeye alıştığınız o mâlum ''taş fırın erkeği'' gömleği yok ise de tamamen çıplak sayılmaz, zira göğsünde mebzûl miktarda ağarmış kıl mevcuttur. Öteki adamla kıyasa kalktığınızda ''surat ifadesi ve kıl miktarı'' farkı ile, bir de kendisini evvelden tanıdığınız için açık ara önde görünebilir amma burada asıl üzerinde durulması icap eden kılsız-tüysüz görünen melankolik bakışlı diğer adamdır, bana göre öyledir tabii, ''size göre''sini bilemem. Bu adam Georges Correface'tir...

''Politiki Kouzina''da çocukluğundan beri yemek pişirmeye meraklı bir adam olan Fanis Lakovidis'i canlandırmaktadır. Yunan asıllı bir aktördür kendisi ama Paris'te doğmuştur, anadili hariç üç dili daha mükemmel konuşması ile bilinir. ''Multi cultural'' bir adam olarak tanımlanır sinema dünyasında, kariyeri gayet sağlamdır. Bu nedenle kendisine teklif edilen roller genellikle birbirine benzemeyen, uç kimliklerdir ve Correface bu farklı rolleri giyinmekte doğrusu hiç te zorlanmamıştır...

Şekilde görüldüğü gibi Küba'lı efsane Che Guevara'yı bile canlandırmışlığı vardır bizim adamın. Ernesto rolünün de üstesinden gelmiş, oyunculuk kariyerine bir başka başarıyı bu sayede eklemiştir. ''Bir Tutam Baharat''ta canlandırdığı karakter kırklı yaşlarında bir astrofizik profesörüdür aslında ama İstanbul'da, yani doğduğu şehirdeki hatıralar peşini hiç bırakmaz. Fanis doğuştan donanımlı bir yemek ustasıdır öte yandan, baharatlarla gezegenler arasındaki bağlantıyı ilk kez dedesi Vassilis Efendi'nin baharatçı dükkânında kurmayı öğrenmiştir ve artık baharatlarla ilişkisi tıpkı gezegenlerle olduğu gibi hiç bitmeyecek, kişisel hikâyesinin sona ereceği yere kadar sürecektir. İstanbul'da başlayan bu serüven Atina'da devam edecek, seyirciyi mutfaktan hiç çıkarmadan oradan oraya, insandan insana, duygudan duyguya başarıyla sürükleyecektir...

Benim gibi; ailesinin bir tarafından kaçınılmaz olarak ''suyun öte yanı''na bağlanmış olan şahıslar, hele ''kentlerin kraliçesi İstanbul'' ile aralarında uzatmalı bir aşk ta varsa bu filmi içlerini titreten bir sevgi ile izleyecek, beş ayrı başlıktan oluşan film bitip ekranda jenerik akmaya başladığında kendilerini tuhaf bir baharat kokusu ile çevrelenmiş hissederek oturdukları yerden kalkmak istemeyeceklerdir. Muhtemelen parmaklarını sık sık burunlarına götürüp koklayacak, hâttâ gecenin bir vakti mutfağa dalıp yemek yapmaya bile kalkacaklardır, buna şaşmamak gerekir. Bu filmde artık çoktan yıkılmış olan o anneanne evlerinin eski tip mutfaklarındaki bütün sesler, kokular ve lezzetler vardır sanki, bu adamın yüzünde de eskiye dair özlediğiniz herşeyin özetini bulursunuz adetâ, koşup boynuna sarılmak, omuzuna yaslanıp kokusunu içinize çekerek ağlamak isteği uyandıran acaip bir çekiciliktir bu, ifadesi müşküldür. Bu adam kapınızı ansızın çalıp yıllar sonra çıkagelsin, size sarılıp uzun süre öylece kalsın istersiniz, hâttâ bir süre ''olur a, belki de çalar'' umuduyla kapı ziline kulak kesilirsiniz...

Ne ki; Georges Correface halen Paris'te yaşamaktadır, ayrıca çok işi vardır, habire film çevirmesi, konferanslar falan vermesi, kimi ödüller alması gerekmektedir, üstelik siz İstanbul'u terkedeli neredeyse bir sene olmuştur, sevmediğiniz, sevemediğiniz bir şehirde öyle ya da böyle, daha bir süre yaşamak zorundasınızdır. O sevmediğiniz, sevemediğiniz şehirde zaman sanki hep aynı ağır ritmde akmaktadır, yaşadığınız anlamsız sitedeki bir o kadar anlamsız inşaat ta dahil, herşey eski tas-eski hamam kıvamındadır ama vaziyetteki yegâne fark artık o eski hamamın suyunun da kesik olmasıdır! Halihazırda tadından yenmeyecek duruma gelmiş olan o şehirde (buna şahtı, şahbaz oldu da denebilir rahatlıkla!) parmaklarınızı baharat kavanozlarına daldırıp koklaya koklaya rutin hayata farklı bir lezzet katmaya uğraşmanız, içine eklenen baharatlardan kimliği değişime uğramış yemekler yapmanız dahi kafî gelmez, nafile gayrettir. Kapınız çalınır tabii, gelen gideniniz çok olur dostlar sağolsun, orası ayrı ama bu adam ve peşine takıp getireceği hatıraları boşuna beklersiniz, çünkü gelmez, gelmeyecektir...




Bu filmi hâlâ izlemediyseniz bulup buluşturup izleyin, sonra mutfağınıza gidip baharat kavanozlarını yoklayın, tükenen ya da eksilen varsa hemen alıp yerine koyun. Ne yemeğiniz, ne de hikâyeniz yavan olmasın, eksik kalmasın, mutlaka tamamlamanın bir yolunu bulun derim. Ben baharatı her zaman önemserim, siz de sakın hafife almayın, sonra da oturup kapının çalmasını bekleyin. Olur da çalarsa, üstelik açtığınız kapının önünde Georges Correface duruyorsa hemen bana da haber verin :)

Cuma, Haziran 08, 2007

Murmullo/ Mırıltı...

Hayâllerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala,
Kımıldasın herşey
Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin
Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır,
Ben budalasıyım aşkın.
Beni de boynu ıssız kedilerden sayın
Nasılsa ağzım var, dilim yok
Kedilerimin kardeşiyim,
İnceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim
Beni turnasız türkülerin, beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular...

Üzgün Kediler Gazeli/Engin Turgut

Zamanın açık unutulmuş penceresini biraz daha aralayıp usulca süzülürler hayatın dışına günün birinde, mutlaka giderler, kalıcı değildir hiçbiri. Bunu bile bile onları tutkuyla sevmek, sevebilmek insan yüreğimizin sonu belirsiz müebbedi değil midir zaten? Dün biri daha gitti meselâ; senelerdir görmediği sanılan gözleri ışıkla kamaştığında belki son bir defa dönüp ardına baktı, sevdiklerini ve sevenlerini üzeceğini biliyorsa da gitmeliydi, ve gitti, geride üzeri tüylü bir battaniye ve kırık dökük mırıltılar bıraktı. ''Artık ölmeye yattı'' demişti can arkadaşım son konuşmamızda, yıllanmış kedileri Prenses dün yattığı o yerden doğrulup sonsuz bir aydınlığa kalktı. ''Şimdi''si çok zor, biliyorum, çünkü öyle olmalı. İnsan uzun zamanları bölüştüğü nefeslerin yokluğunu öyle kolay kolay unutmamalı. Şimdi artık battaniyeyi silkelemeden, öylece katlamalı, su kabını, yemek kabını, kum kabını toplamalı. Toplamalı evin dört tarafına dağılmış ince, güzel, hazin hatıraları, bir kutuya koyup kapağını sevgiyle kapamalı. Ağlamalı insan şimdi, içinden yükselen acıya karşı koymamalı. Perdeleri çekmeli birkaç gün, Ankara'yı dışarıda bırakmalı. Belki bir zaman içini çekerek, kırgın, üzgün uyumalı. Böyle bir yokluk hâlâ deli-divane sevilen sevgilinin kapıyı çekip çıkışına benzese de, dayanmalı insan, çaresiz bu yoksulluğa da alışmalı. Çünkü giderler, kalıcı değildir hiçbiri. Hem; zamanın penceresi kilit tutmaz ki, dört tarafından çivileyip, sıkılayıp yatsan da sabah uyandığında bir de bakarsın aralık. Perde inceden bir rüzgârla uçuşmakta, içinde varlığının en tuhaf korkularından biriyle koşup bakarsın o köşeye, boş minder hâlâ ılık, battaniye buruşuk, öylece durmakta. Az sonra yağmur indirecektir mutlaka, yanakların ıslanacak, ayak bileğinde eski bir tırmık izi sızlayacaktır. Senin burnunu çekerek kapadığın o son sayfa artık başka ve eskitilmemiş bir hikâyenin
önsözü olacaktır. Perdeleri kapa, başını yastığa koy ve ağla biraz, ve bil ki o çok tanıdık sevgili mırıltı sen unutuşa teslim olmadıkça hep yanında olacaktır...

Çünkü mutlaka giderler, kalıcı değildir hiçbiri... Ve çünkü;

Sic transit gloria mundi... (Latince:"İşte dünyanın ihtişamı böyle gelip geçici")

Çocukluk arkadaşım sevgili Baturhan Atabey'lerin can ortağı, sevgili kedileri Prenses'in aydınlık hatırasına sonsuz şükran ve derin saygıyla... Güle güle, bir defa daha...

Cuma, Mayıs 18, 2007

El diez y ocho de Mayo/ Mayıs'ın 18'i...



Dünkü katlanılması zor bozkır sıcağının ardından geceyarısı rüzgârın baskınına uğradık; panjurlar çarptı, örtüler, minderler uçtu, ortalık karıştı. Oysa miskin yaz nasıl da serilip uzanmıştı bahçelere, sıcak nefesini üfleyerek yavaşlatıyor, uyuşturuyordu herşeyi, kimsenin canı hiçbirşey yapmak istemiyordu. Bu atalete öfkelenmiş olduğunu sandığım rüzgâr peşine yağmuru da takarak gecenin kapısını tekmeledi ansızın, terli yataklarında öylece uyuklayanlar önce ürperip sağdan sola döndüler. Sonra sırtları üşüdü, uykuları bozuldu, gözlerini açıp keyifsizce baktılar etrafa ve ''ammmannn!'' deyip telâşla fırladılar yataklarından, çıplak ayaklarla camı çerçeveyi kapatmaya koştular. ''Yağmurda ilk kurtarılacak'' şey herkese göre değişirdi kuşkusuz, kimi aceleyle ipteki çamaşırlarını toplar, kimi masanın örtüsünü, sandalyelerin minderlerini kaldırır, bazısı çimenlerin üzerine devrilip bırakılmış bisikleti sundurmanın altına alırken bir diğeri pencerenin pervazında unuttuğu sigara paketi ile çakmağını hatırlardı ama gecenin bir vakti, uyku sersemliği ile yapılacak yegâne şey koşup camı kapatmaktı. Çünkü rüzgâr bu şekilde baskına gelmişse kafası fena atmış demekti, pencereleri çarptırıp camları indirmeden yetişmek gerekti. Yarattığı telâştan gayet memnun olan rüzgâr arkasına dönerek keskin bir ıslık çaldı ve alesta bekleyen yağmura emir verdi: ''ileri!..''

Uykularının eteği rüzgârla başına geçmiş olanlar yalınayak yataklarına döndüler muhtemelen, mülkiyetlerini tabiatın elinden bir kez daha kurtarabilmiş olmanın sahte huzuru içinde battaniyelerine sarınıp yattılar. Ama kaldıkları yerden başlayamadı hiçbiri uykusuna, sağa döndüler, sola döndüler, ışığı açıp saate baktılar, neden sonra içlerindeki o ''sanki dışarıda önemli birşey unutmuşluk?'' hissi içinde yamalı uykulara daldılar. Unutmuşlardı evet, dışarıda muhteşem bir Mayıs yağmuru vardı ve hayattaki bütün ''an''lar gibi o da bir daha asla tekrarlanmayacaktı. Tıpkı o sırada kapı önünde içilen kahvenin dumanının yağmurla yıkanan topraktan yükselen sihirli kokuya bir daha asla aynı şekilde karışmayacağı gibi...Çünkü ''cennet ve cehennem daima andadır ve evren bizim mutlu olmamızı ister.'' (Nil Gün/Çekim Yasası)
Bu eski bir haberin karikatürize yorumu aslında, ama şimdinin gündemine de uygun olduğunu düşünmekteyim. ''Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs'' demiştir ya üstad Cemil Meriç, ben onun ''nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere'' deyişini de hep sevmişimdir. Gayet kolay kışkırtılabilen, mukaddesleri üzerinden siyaset yapılmasına göz yuman, kendine ait bir duruşu, bir fikri olmayan, istenilen kabın şeklini derhal alarak bir kıvılcımla tutuşan topluluklar ''farkındalık''tan o kadar uzak geliyor ki bana, o kadar olur. Bu sebepten; kim ne derse desin ve hakkımda ne düşünürse düşünsün umursamıyor, bazıları ile lüzumsuz polemiklere girmek yerine bahçedeki çimenlere uzanıp kitabımı okuyorum. Arada başımı kaldırıp etrafa bakıyorum da, hiçbirşey tek renkli ve tek sesli değil tabiat dediğimiz o müthiş sistem içinde. Ve ben onun bir parçası olmaktan ötürü çok mutluyum, ve benim bahçemdeki çimenlere herkes+herşey basabilir çünkü çimenler basılmak, üzerinde yatıp yuvarlanmak, keyfini çıkarmak içindir, düzenli aralıklarla biçilip mükemmelen sulandığı halde asla basılmadan, uzaktan seyretmek için değil!.. ''Lûtfen çimenlere basmayınız''cı pek kibar zihniyetin tebası ve bunun sebebini hiç sorgulamadan direkt uygulayıcısı olmuş muhteremler, buyrunuz, buradan geçiniz ama çok rica ederim daha fazla kalmayınız, artık geçip gidiniz!..


Salı, Mayıs 15, 2007

Amapola/ Gelincik...

Okumadan atladığın sayfalar,
Hayatının kırık notlarıdır...
Anılar, şimdi o yorgun sular,
Bu şiirin kanayan rüzgârıdır...
Her ırmak kendi göğüne yaslanır,
Her kuş kendi göğünü gök sanır...
Sahiplenerek yürüdüğün o ömür var ya;
Havada uçuşan gelincik tozlarıdır...

Bülent Özcan/''Gelincik Tozları''
Londra - 11.01.2001

Bahçede kendiliğinden açıvermiş; elma ağacının dibinde bu sabah gördüm. Yaprakları usulca sallayan esinti azıcık daha hızlansa çıt edip kopacak kadar inceydi boynu, parlak, arsız kızıllığı yanında mütevazı ve çekingen edası melodiye bir türlü oturmayan, prozodosi yanlış şarkı sözlerini hatırlatıyordu insana. Biraz da anneanneyi hatırlatıyordu, ''gelincik şerbeti'' tarifini aklında yazılı tutan bütün ölmüş Girit'li kadınları hatırlatıyordu. Bu açılıp saçılmış çiçek halinin akşama kalmayacağını, her bir çeneğin başka bir yöne uçuşup kaybolacağını bilmek acıtıyordu. Koparıp vazoya koyamayacağını, ne yapsan onun bu bir günlük saltanatını daha fazla uzatamayacağını da biliyordun, ne tuhaf... Belki de bu yüzden toplayıp şerbetini yapmayı akıl etmişti o eski kadınlar, bu gelip geçici hikâyeye bir virgül koymak, o ifadesi güç rengi hiç olmazsa birkaç ay saklayabilmek için. Zamanın hoyrat rüzgârından bir avuç gelincik kırmızısı kurtarıp kimbilir kimlerin ve nelerin kırdığı gönüllerini biraz olsun teskin edebilmek için belki...

( Kardeşim, üzerinize kuş sıçmıyorsa, köpek işemiyorsa, sabaha karşı terlemiyorsanız “klimatize” ortamlarınızda, çocukların topları ezmiyorsa şen şakrak; bilin ki sıçtınız! Bittiniz, artık kokunuz da kalmadı, renginiz de… Terletmeyen, 24 saat etkili deodorantlarınızla ozon tabakasının da içine sıçtınız, ter bezlerinizin de… Parfümlerinizle bastırdığınız kokunuz sizindi, sabah akşam sıkındıklarınızla kaç kişilik bir “aynı kokar ordusunun neferi” oldunuz? Sayamıyor musunuz? Bence artık “limited” işaretli ürünlerden kullanın. Ben size daha ne diyeyim?) diyerek pencere ardı çiçeklerine ve o çiçeklerin sahtekâr insanlarına seslenen yazarın bu kırılgan gelincikle alâkası nedir diye düşünmek beyhûde. Zaten bu mevsimde birşeylerin birşeylerle ne kadar uyup uymadığını, ne kadar alâkalı olup olmadığını düşünüyorsanız Mayıs fazla kalmaz ki sizde, çeker gider. Ve haklıdır üstelik, çok ta iyi eder!..

Cuma, Ocak 26, 2007

Ruhdolabı kapağı üzeri notlar...

- Ruhdolabına koyduğun düşüncelerin son kullanma tarihlerine dikkat et, geçmiş olmasın. Etrafta yeterince bayat düşünce dolaşmakta, yanılma. Zehirlenirsin sonra; önce soğuk ter, titreme, ardından eklem ağrısı, ateş, bulantı, kusma, ishal de başlayınca iflâhın kesilir, kolay kolay ayağa kalkamazsın, aman ha...

- İsmail Cem de gitti; yani yüzükten bir taş daha düşüp kayboldu, yitti. Bir daha asla bulunamayacak, yeri çekilmiş bir diş gibi boş kalacak. Bu aylar kötü aylar, sevdiğin kim varsa hep bu aylarda öldü, takvimde hep ardarda ölüm yıldönümleri kayıtlı. Mümkünse takvimden bu uğursuz tarihleri yırtıp at, kışı, hele de Şubat'ı atlat, direkt Nisan'dan başlasın sene, ne farkeder sanki, neticede hepsi insanın uydurmacası değil mi?

- Kendi içinin dehlizlerinde koşarken ayağın takılıp düşer ve başını vurursan, en okkalı tarafından küfürler geçidi de yapsan geçmeyecektir ruhunun acısı, bunu unutma, dikkatli koş, kendi içine düşen ağlamaz, sonra boşuna küfür sallamaz...

- Şoray Uzun'u ve programını niçin sevdiğini düşün ve cevabını hemen bul. Alt tarafı basit bir tandır başında yağlı hamur pişiren beş kendi halinde kadınla yapılan konuşmalar, yarım saat olmuş, mekân aynı mekân, hiç sıkılmamışsın. Niye? Oysa ''Kurtçuklar Vadisi'' adlı dizinin ilk bölümünü izleyip ''gerisini almasam da olur, bu kadarı kafî, teşekkür ederim'' diyerek konuyu kapatmış adamsın sen. Çünkü; ne kadar hakikilik, o kadar başarı. Yalın gerçeklik tutuyor bu işte, kasıntılı, gergin bir öykünmecilik değil. Herif yapıyor işini kardeşim, niye onu görünce ''Deliyürek'' Kenan İmirzalıoğlu biraderimizi gördüğünde olduğu gibi için daralmıyor, az sonra sıkıntıyla kaşınmaya başlamıyorsun? Polat Alemdar hususuna zaten hiç dahil olmayalım. Son yıllarda izlediğin en iyi kotarılmış yerli filmlerden birini, ''Beynelmilel''i de düşün. ''Tavukları döndermişem, hacıyı da çarşıya göndermişem'' türküsüne ayağınla tempo tuttuğunu farkettiğinde şaşırmıştın ya biraz. İşte başarı burada zaten, seyirci hikâyenin içine girmişse iş tamam, ama seyirci olduğunu hiç unutmadan hep dışarıdan bakıyorsa olan bitene, kadrajın dışındaysa geçmiş olsun. Mesele hiç te karmaşık değil aslında. Şoray'ın programını izle, aman kaçırma...

- Modern İran edebiyatının büyük ustalarından sayılan Sâdık Hidâyet'in ''Vejetaryenliğin Yararları'' kitabını herkese tavsiye et. Mehmet Kanar'ın Farsça aslından dilimize çevirdiği kitapta yazarın ''İnsan kan döküyor, zulüm tohumu ekiyor. O halde sonuçta savaş, acı, yıkım ve toplu kıyım biçecek. İnsanlık ilerlemeyecek, huzur bulamayacak, mutluluk, özgürlük ve barış yüzü göremeyecek etobur olduğu sürece...'' dediği tarihin 1927 olduğunu, insanın seyir defterinde halihazırdaki zaman biriminin 2007'yi gösterdiğini dehşetle farket! Dünyanın içinde bulunduğu vaziyeti bir kere daha tahlil et, düşün, taşın, kaşın, ne halt edersen et!..Oku oku yaz, yaz yaz oku, topu at, ipi tut. Cin Ali'yi bacağından yakala, eşek sudan gelinceye kadar döv! Yap birşeyler işte, bana sorma. Zaten canım sıkkın...

- Sıvı arapsabunu kullan, Liva Pastanesi'nde sık sık limonlu ya da çikolatalı-fıstıklı pasta ye, su kesintisine karşı 19 litrelik galonu hep dolu bulundur, dün yaşanan susuzluk kâbusunu unutma, gece 24.00'e kadar kesinti bildirip seni saat 02.00'ye kadar tıssslayan musluklar önünde bekleten, sabah 09.30'da aslında geceyarısı vermesi gereken suyu hâlâ verememiş olan ASKİ isimli cici kuruluşa dair düşüncelerini seslendirme, içinden söyle! Kayseri'de bulunup Türkiye'nin her tarafına ürün gönderebilen ''Nostalji Sofrası''nı millete tavsiye et. İsteyen istediğini sipariş etsin, afiyetle yesin. Sol ayak başparmağının tırnağı niye çorap kaçırıyormuş, hesap sor bakalım, sağ ayakta böyle bir vaka olmadığını, çorapların hep tek taraflı delindiğini anlat, giderek sesini yükselt, bağır çağır, slogan at, huzursuzluk çıkar, ayak tırnakları arası kimlik sorunu yarat, nifak tohumları ek, ortalığı iyice karıştır, sonra kenara çekil seyret...

- Alışmaya çalıştığın sol meme protezinle bir daha konuşmayı dene; ikide bir sağa doğru kaymasın, protezse protezliğini bilsin! Ameliyat olalı dört ay oldu artık, yoksunluğunu bilinçaltına kabûl ettir. Uykunda göğsün yerindeymiş gibi hissettirmesin sana, ''hayalet organ kaşıntısı'' vaziyetine kanma, orada kaşınabilecek birşey yok. Her seferinde bu oyuna gelme, protezini de ''bir daha sağa kayarsan seni bıçakla patlatırım, ona göre!'' diye tehdit edip korkut, istersen ardından ''Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı!..'' diye de bağır, devir böyle şimdi, yükselen değerler böyle emrediyor. Zamana, zemine uy, enayilik etmeeee! Kökü dışarıda, ithal bir silikon proteze haddini bildiremiyorsan topla pılını pırtını Trabzon dolaylarına git, buralarda işin ne lan senin?..

- Sen herkese anlayış gösterirken senden iyisi yok, biraz da sen anlayış beklediğinde etrafında kimseler kalmıyorsa eğer durduğun yeri, bulunduğun noktayı bir daha kontrol et hayat haritası üzerinde, belki kaybolmuşsundur, olamaz mı? Her durumda güçlü olan, her koşulda ayakta duran için çözülmek, dizlerinin üzerine çökmek diye birşey olamaz artık, bunu nasıl atlarsın? Hep yaptığın şeyler bir zaman sonra vazifen olur, aksine davrandığında fena ayıplanırsın, dahası yalnız bırakılırsın. Yürüdüğün yollara ekmek kırıntısı serpme, onları kuşlar yer, sonra yolunu bulamazsın. Eteklerindeki taşları dök o yollara sen en iyisi, böylece kaybolmazsın. Sus; bazen asla susmaktan daha güçlü haykıramazsın. Acılarını da zamanında çek bundan böyle, ''benim ertelenmiş çok acım var, ancak fırsat bulabildim, ne olur anlayın beni'' dediğinde dibine geceyarısı sarhoşlarının kustuğu ve sonra sallana sallana uzaklaştığı bir sokak lâmbası kadar yalnız kalmayı istemiyorsan elbette... Artık şunu sok kafana, sen kendi filminde kendinden başka kimseyi oynatamazsın, tamam mı? Ha şöyle, nihayet, aferin be. SON...



Çarşamba, Ekim 18, 2006

Advertencia/ Uyarı...


Şşşşşşt, durun bir dakika, size söyleyeceklerim var, aloooo, kime diyoruuum?..

Size ilk söylendiğinde önce şaşırıyorsunuz, hiç te beklediğiniz bir durum olmuyor genellikle, ne kadar konuya vakıf olsanız da...

Şaşkınlık devresi inanamama durumu ile de karışabiliyormuş doktorların söylediğine göre, ''nasıl yani, ben mi, hadi canım siz de, daha neler'' vaziyeti az rastlanır birşey değilmiş.

İşin bundan sonraki kısmında, yani ikna olup inandıktan sonra öfke duyulabiliyormuş tabii, herkese ve herşeye yönelik bir öfke, atlatılması zor olan aşama belki de bu çünkü kişinin bizzat kendine, yakın çevresine ya da kaderine karşı duyduğu öfke ve isyanın sonrası...

Depresyon, evet... ''Evet ama neden ben?'' dönemi. Bu dönemde psikolojik yardım alınması gerekebiliyor. Hastanın yakınları için de epey güç bir aşama bu, çünkü bu tarz depresyon tek başına yaşanan birşey değil genellikle. Tanı sonrası birçok hasta depresyona girerken yakınlarının da benzer duygu bozulmaları yaşadığı sıkça gözleniyor.

Akıbet başa gelmiş; üzülmek, haykırmak, tepinmek, öfkelenmek, inkâr etmek, inanamamak, ağlamak, hata aramak, suçlamak falan sırasıyla yaşanmış bitmiş. Artık durumu sükûnet içinde kabûl ederek gerekeni yapma zamanıdır, buraya kadar hasta kaprisi hakkınızı kullandınız varsayalım, üzgünüm ama bundan sonrası için artık bu duygu durumları hiçbir işinize yaramayacak. Çabuk toparlanın derim.

Peki; bütün bunların hiç yaşanmaması ihtimali yok mu? Elbette var, olmaz olur mu? İyisi mi siz kendi kulağınızı baştan kendiniz çekin ve bilin; kanserin her türü sinsidir ve erken teşhis edilmezse ölüme yol açar. En kolay teşhis edilen kanser türlerinden biri meme kanseridir. Her kadın kendi kendine yapacağı muayene ile şüpheli kitleleri doktorlardan önce farkedebilir ve müdahale edilmesini sağlayabilir. Ayrıca 40 yaş ve üzerindeki kadınlar yılda bir kez mammografi çektirmeli, memelerinde meydana gelen ve alışılmış olmayan değişimlerin üzerinde mutlaka durmalıdır. Ultrasonografi tek başına meme kanseri tanısı için yeterli değildir, bunu aklınızdan çıkarmayın.

Her dört kadından birinde görülme olasılığı olan ve oranı giderek yükselen meme kanserine karşı hem siz tetikte olun, hem de yakınlarınızı ve çevrenizi uyarın. Kadınlarda en yaygın kanser türlerinden birinin meme kanseri olduğunu, her kanser türünde olduğu gibi meme kanserinde de erken teşhisin hayatî önem taşıdığını, teşhis için biopsi, kimi ağrılı tetkikler ve ufak ameliyatlardan asla kaçınılmaması gerektiğini, eğer meme kanserine yakalanmışsanız ''mastektomi'' denen meme çıkarılması ameliyatının hayatınızı kurtarabileceğini ve bunun bir kadının bittiği yer olmadığını, ancak sağlıklıysanız güzel olabileceğinizi sakın unutmayın. Sadece siz öğrenmeyin, çevrenize de öğretin ve uyarın. Sağlıkla...

Pazar, Ağustos 27, 2006

Testigo/ Tanık...

''Ben egom değilim; egom yalıtılmış ve yalnızdır. Ben kişiliğim değilim; kişiliğim ilişkilerin bir birleşimidir. Ben değişmez gözlemciyim...''
Derindeki Yara/Deepak Chopra

Gözlüyorum şu sıra; herşeye tanıklık ediyorum. Gece sessizliğinde küvete damlayan suya, uykusunda iç geçiren kedinin soluğuna, giderek kararan gümüş kolyeye, yatağın köşesine çarpıp kırılan ayak tırnağıma, doluyken boşalıveren ve hiç sonu gelmeyecekmiş gibi görünen turuncu-beyaz ilaç kutularına, ahşap basamakların gıcırtısına, duvarda öylece duran tombul sivrisineğe, birden çıkıp perdeleri havalandıran esintiye, içimdeki basıp gitme isteğine... Telefonlar çalıyor durmadan, artık kim aramış diye de bakmıyorum. Hastayım; bu durumun kendine özgü yasaları var. Sıradışılığı gözlüyorum, zamana tanıklık ediyorum. Ve kepenklerin yeniden gümm diye ineceği o zamanı bekliyorum. Narkoz. Karanlık. Zamandan ve zeminden kopuş. Sonrası? Yazara bırakalım, o senaryosunu nasıl biçimleyeceğini bilir. Ben şimdiki zamandayım, tanıklık ediyorum, gözlüyorum. Ve ''mış''lı geçmiş zamanları özlüyorum...
Posted by Picasa

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

Ayudante/ Yardımcı...


Yattığım yer neredeyse pencereye bitişik, gün doğumundan akşam alacasına, karanlık geceden şafak sökümüne kadar zamanın tüm renk ve boyutlarını gözleyebiliyorum buradan. Tahliller için servis servis dolaşmadığım zamanlarda ya da diğer koğuşlarda değilsem yatağımdayım. Düşünmek için çok zaman var. Düşünüyorum; düşünürken bazen pencereden giren ışıkla oynuyorum. Akşama doğrulardan birinde kolumu pencereye uzatmışken Michelangelo geldi aklıma,
''Capella Sistina''nın tavanına nakşettiği o muhteşem resmin detayı, ''Hands/Eller'' bölümü. Burada Tanrı'nın benim başparmağıma dokunan parmağı gözle görülemiyor ama orada aslında, bu tür uhrevî meseleler dijitallikten hoşlanmıyor bana kalırsa. Ben uzattığım ele doğru uzanan ve parmak ucuma dokunan o gücü hissediyorum, Vatikan'da, Sistin Şapeli'nde de hissetmiştim. Yanımda kimse yoksa bile O mutlaka var, bunu biliyorum...

İyileşeceğim ve gideceğim. Hastaneden ve Ankara'dan değil yalnızca, meftûnu olduğum kraliçe kentten ve bu ülkeden de gideceğim. İstanbul ile aşkımız sona erdi artık, onu asıl sahiplerine bırakacağım, daha fazla kurtarmaya uğraşamam, beni aşıyor. O devrik kraliçeyi duvar diplerine işeyen, nara atan, sokaklara tüküren, hafta sonları deniz kıyısına sülalece koşup denize sırtını dönerek duman dumana et pişiren, çocuğunu manolyaların dibine çömdürüp çiş-kaka yaptırtan, geride karpuz kabuğu, naylon poşet, pet şişe ve bütün diğer sefil kalıntılarını bırakıp bir sonraki hafta sonuna kadar çekip giden, pencereden, balkondan halı silkeleyen, kendi ürettiği pislik ve rezalete hiç bakmadan kediyi, köpeği, kuşu ve diğer cümle mahlûkatı hayatında istememeyi şehirlilik sanan, askere adam gönderirken ya da düğünlerinde ancak 25 YTL.lik Eminönü altgeçidi işi kuru-sıkısıyla havaya manyak gibi ateş ederek sevincini ifade edebilen, solaryumda kararmayı ve manken insanları ile aynı ton sarıya kafa boyatmayı sosyetiklik sayan, moda olan ne halt varsa alıp, parası yetişmezse ucuz taklidine fit olup sahteliği paçalarından aka aka ortalıkta salınan, tektipleşmeyi, kitabını, filmini buna göre seçmeyi ''trendy''lik zanneden, sûreti ile kafası arasında millerce mesafe olan, jipi, fiyakalı cep telefonu, markalı gömleği-pantalonu, ''cadde'' gürûhunda raconu olan ve fakat kafasının içi tın tın, maneviyatını ne zaman kaybettiğini dahi hatırlamayan, vicdanını nerede düşürdüğünü bilemeyen, merhameti de boku püsürü gibi kanalizasyondan akıp gitmiş, insanlığını da bol soğanlı,isotlu kebap gibi çiğneyip dişlerinin arasından tırnağı ile çıkartmış, genel tuvalette sifon çekmeyen, el yıkamayan, diş fırçalamayı haftada bir yapılması gereken bir şey olarak gören, trafik, yaya, sürücü, kentli, köylü, hasta, doktor, esnaf, sanatçı, sporcu, politikacı, eğitici ve bırakalım bunları evvelâ ''insan'' olma adabından habersiz ''sürü''ye bırakmaktan söz ediyorum yani. Onlar otursun İstanbul'da, havasını onlar solusun, suyunu onlar içsin! İyileşeceğim ve gideceğim, sınırların dışına çıkacağım, hiç aramayacağım, özlemeyeceğim. Nereye gitsem karşıma çıkan bu sarsak, aptal, kimliksiz, niteliksiz insan modeli ve onun yarattığı sistem artık hasta ediyor varlığımı, ''kanser ettiniz ulan beni'' diye bağırsam ne değişir, istesem de kalamam zaten. Şu hep söylenen ''geçmişi sevgiyle bağışla ve serbest bırak'' hikâyesi bu memleket için geçerli değil kardeşim, o huzurun ve iyiliğin hâlâ varolduğu yerler için söylenmiş. Şimdi iyileşmeyi bekliyorum; elimi ışığa doğru uzatıp Tanrı'nın yardımcılığını diliyorum, parmağımın ucuna dokunan o güçle düzelecek herşey, biliyorum. Ne ilaçlar, ne doktorlar, ne de başka hiçbir şey bu kadar ''yardımcı'' olamaz bana içinde bulunduğum şu hâl içinde, fotoğrafta görünmüyor belki ama ben O'na dokunuyorum. Ruhuna rahmet olsun be Michelangelo usta; asla aklına getiremeyeceğin bir yerde, bir hastane odasında iyileşmeyi bekleyen bir hastanın parmak ucundasın işte, ben asıl buna derim evrensellik diye, parçadan bütüne, bütünden kimbilir nereye?..


(*) Yukarıdaki fotoğrafı unutmayın, herşeyi yoluna koyup gitme vakti geldiğinde parmağımın ucunda gidilecek coğrafyanın resmini göreceksiniz. Sevgili ''gecea'' gene göstermiş hünerini, yaptığı kolaja bayıldım:) Eski reklâmlardan birinin sloganı gibi: ''Sağolasın gecea...'' Posted by Picasa

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Galera/ Hastane koğuşu...


Zaman farklı akıyor burada, dışarıdaki kadar hızlı değil, tuhaf bir ritmi var. Gün sabah 06.00'da başlıyor Ankara Numune Hastanesi 2.Cerrahi'de, ''Handan Demiralp, saat 10.00'da ultrasonun var, aç kalacaksın, su içebilirsin'' diyor koğuş görevlisi. Öğle yemeği normal saatte, akşam 17.00'de de akşam yemeği servisi başlıyor. Biraz pilav, salata, yoğurt, çünkü diyet sebze de kıymalıymış bugün, yerine yoğurt veriliyor bana o yüzden. Vejetaryenlik kurallarıma mönü uydurmanın başka yolu yok. Kol damarlarım bitik vaziyette, elden giriliyor artık. Yatağımın yanındaki pencereden Ankara görünüyor, ışıklı, huzurlu. ''Uykunda konuştun bir ara'' diyor koğuş arkadaşım Nilgün, ''öyle mi'' diyorum, ''konuşmuşumdur, işim bu ya benim''. Gülümsüyoruz karşılıklı, susuyoruz sonra. Hastane koğuşunda zaman damlıyor adeta, akmıyor. Geceler uzun mu uzun, altı kalın naylonlu hastane yatağı sıcağı üçe katlıyor, ter basıyor sık sık. Kolonyalı mendil ritüeli var, tekrarlanıyor habire. Yan koğuşta yatan kanserli adamın ''Ankara Misket Havası'' melodili cep telefonu sürekli çalıyor, oynak dijital melodiye adamın hıçkırıkları karışıyor. Herkesin her halükârda sustuğu bir yer var gene de, uyku acıları örtüyor. Gece vizitine kadar uyumalı biraz, ateşim normal, tansiyon fena değil, durum idare eder. İçimde habire dönüp duran aynı ilâhî anons: ''Bu da geçer Yâ Hû, bu da geçer...'' Posted by Picasa

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Pasaje/ Geçit...

Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
doktor olamadım ama
çocuk kaldım...

Sunay Akın/ Kaza Süsü

Oysa büyüyor çocuk olan herşey zamanla; büyümek belki de en acımasız, en hoyrat tarafı zamanın. O pek meşhur ''içteki çocuk'' giderek daralan bir alana sıkışıp kalıyor sonunda, ''yapma bakiym'', ''sus, otur'', ''akşam baban gelince görürsün sen'' ler arasında bir avuçluk evcilik alanı kalmış ise ne âlâ. Ve sonra; hastalıklarla tanışıyor büyüyen varlık, belki o zaman kavrıyor hastalık denen şeyin her zaman kızamık şekeri kıvamında, şımarık ve nazlı bir ateşten ibaret olmadığını. Ateşli alınlara dokunan serin ana-baba eli elbette çok daha iyidir diye düşünüyor insan doktorların damarlarına batırıp çıkardığı şırıngalardan. Ve bedeninde olan bitenleri kavrayamadığı, sebebini anlayamadığı zaman dönüyor o masum ve geçici çocukluk hastalıklarındaki haline. Bu defa konu alındaki el ile halledilemiyor lâkin; ''kuşku'' diyorlar, ''ameliyat'' diyorlar, ''hastaneye yatacaksın'' diyorlar adama, ''hadi yaa, o da nedenmiş'' kısmını çabuk geçmek gerekiyor bu kez, hastalık karşısında zaman ''aman'' falan dinlemiyor...
Girne sahilinde bıraktığım ayak izlerimi çoktan silmiş olmalı Akdeniz, haklı tabii, değişmek gerek, hiçbir şey varolduğu ''an''da kalamaz. Ben de değişmek zorundayım, yüklerimden kurtulmak, kendime dert ettiğim ne varsa tek tek gözden geçirmek, belki önceliklerimi değiştirmek, artık kendimi daha çok önemsemek zorundayım. Zaman bana bunu emrediyor şimdi, ''yoksa''ların yok edilme vakti. Kısa bir süre sonra uzanacağım ameliyat masasından beynimi ve varlığımı ağırlaştıran, bana ait olmadığı halde bende varolmakta ısrarlı ve doktorların ''kuşkulu'' dedikleri o şeyden kurtulmuş olarak kalkmayı diliyorum. Bir geçit var önümde, öyle ya da böyle geçmek zorundayım. Elimi tutup ''korkma, yanındayız'' diyen, bana sarılıp enerji ve güç veren, ''neler neler geçti, bu da geçer yâhû'' diyerek hastalığıma meydan okuyacak direnci kazandıran tüm sevgili ''dost''larıma inşallah sağlıkla geri döndüğümde gönlümce teşekkür edebileceğim. Şimdi ne desem boş çünkü. Bir de ''dost'' kılığına girmişlerim var tabii, onlar yüzüme ''ah vah'' edip daha önce yaptıkları gibi yokluğumda ardımdan konuşacaklar. Olsun, hepsini şimdiden affediyorum. Onlar da tekamüllerinin daha üst boyutuna geldiklerinde, zor sınavlardan geçip başka bir noktaya ulaştıklarında anlayacaklar nasılsa, zamana bırakıyorum. Anladım ki; ''kötü''yü silip yok etmek benim harcım değil, hükmedip yargılamak ise hiç değil. Cezayı büyük sistem tayin eder ve mutlaka uygular. ''İyi'' iyiyi, ''kötü'' kötüyü çağırır, bunlar hep birbirini ve benzerini çoğaltır. Şimdi; siz sevgili okuyucularımdan bir isteğim var. Elbette burayı okuyan herkesin eşit derecede ''sevgili'' olmadığının da farkındayım, çünkü düşmanlarım dostlarımdan daha ilgili takip ediyor yazdıklarımı, daha hırsla okuyor onlar, sözüm bu yüzden sadece ''sevgili'' olanlaradır. İçinizde akıp çağlayan, devinip çoğalan ve hep varolduğuna inandığım o ''iyi'' enerjiyi gönderin bana, kiminiz dualarıyla, kiminiz düşünceleriyle, kiminiz sözcükleriyle yapabilir bunu, biliyorum. Bu dar geçitten geçerken ihtiyacım olan tek şey bu. Başka hiçbir şey istemiyorum. ''İyi''yi çoğaltacağınıza, ''iyiliği'' büyüteceğinize inanıyorum. ''Kötü'' var ya; uğraşırken bazen eline bulaşıyor insanın, yıka yıka çıkmıyor. Ben elimi yıkayabildiğimi sanmıştım, meğer becerememişim, ''kötü huylu'' dedi doktorlar. Şimdi benim içimde ''iyi'' ile ''kötü''nün savaşı var. ''İyi''nin kazanmasını isteyenler, biliyorum, yanımdasınız. Diyelim ki ''kötü'' kazandı, olur ya; (bilirsiniz, hayatımızda kötünün iyiye galebe çaldığı zamanlar ve durumlar da yok değildir) o zaman da söz verin bana, kumsaldaki ayak izlerini benim adıma hep saklayacaksınız. Siz benim ne demek istediğimi herhalde anlarsınız. Anlaştık mı?... Posted by Picasa

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Conversaciõn/ Söyleşi...

- Eskisinden çok daha fazla çalışmak mecburiyetinde kalıyorum, gerçekleri görmemekte ısrarlı olanlara gerçekleri anlatmam lâzım, bu nedenle sık sık seyahat ediyorum. Emekli olduğumda rahat edeceğimi sandım ama hiç te öyle olmadı...

- ''Megali İdea'' eskisinden çok daha güçlü olarak yaşamaktadır, kimse kendini kandırmasın!..

- Bekir Coşkun'u severek okuyorum. Basın önüne köpeğimle çıkmaktan hiç çekinmedim, niye çekinecekmişim ki? Hayvan sevgisi insan sevgisi ile denktir, birini sevmeyen diğerini zaten sevemez!..

- Kıbrıs'ta tek bir millet yok, iki ayrı halk ve hükümet var. Bu niçin anlaşılmıyor hâlâ? Şaşıyorum...

- Türkiye Kıbrıs'tan çıkarsa Kıbrıs'ta Kıbrıs Türkü azınlık olur ve Kıbrıs Yunan adası haline gelir. O zaman da Türk ordusu bayrağını sancağını dürerek, şehitlerin kemiklerini torbaya koyup Anadolu'ya başı eğik döner!..

- Kıbrıs'ı vermekle Türkiye AB yolunda hiçbir şey kazanmayacaktır...

- Kıbrıs Rumu Yunanistan ile birleşmiş, AB'ni de arkasına alarak Kıbrıs Türkünü kolonize etmek istemektedir. Buna cevap kesinlikle ''HAYIR'' olmalıdır!..

-Tekne ile Türkiye'den gizlice ayrılıp neden Kıbrıs'a gittim? Kaza eseri Rum tarafına çıktığımda neler oldu? Beni niçin tanımadılar? Kimliğimi açıklamak zorunda kaldığımda neler düşündüm? Rumlar beni geri vermeselerdi Kıbrıs'ı bilemem ama bana neler olacağını gayet iyi biliyordum. Rum komutan çeşmeden su içerken elime niçin vurdu ve su içmemi engellemek istedi? Silahımı çekip önce arkadaşlarımı, sonra da kendimi vurabilirdim, neden yapmadım?..

- Benim acılarımı yaşamaya fırsatım olmadı ki, küçük oğlumun cenazesine bile yetişemedim...

-Hâlâ çok okuyor ve fotoğraf çekiyorum. Yorulmadım. İnsanoğlunun çiğ süt emmiş olduğunu ilk nerede ve nasıl öğrendim? Tekir kedime ne oldu?..





Bu heyecanlı röportajın tamamını dinlemek için...

Pazartesi, Haziran 26, 2006

Aguel lugar/ Orası...

Otomobilimiz bahçe içinde, eski tip, tek katlı şirin bir evin önünde durdu. ''Ne güzel ev'' dedim, ''niye geldik buraya biz?'' Meğer burası çocukluğumdan beri belleğimde duran o meşhur banyo fotoğrafının çekildiği yermiş, yani ''Barbarlık Müzesi''. Odalarında Kuzey Kıbrıs'ta yaşanan olaylara ait sarsıcı fotoğraflar sergileniyor. Eve girdiğinizde burada yaşananları bilmeseniz sakin, huzurlu bir aile evini ziyaret etmekte olduğunuzu sanabilirsiniz. 1963'ün Aralık ayında yaşanan olayın duvarlardaki izleri bozuyor bu genel sükûneti, ev sessiz, sakin. Herhalde o gece kapı tekmelendiğinde de öyleydi, çocuklar uyumaya hazırlanıyordu. Babaları görevdeydi, evde anneleri, komşuları birkaç hanım ve ev sahipleri vardı. Hayatın ritmi onlar için ansızın ve geri dönüşsüz bir şekilde değişti, çünkü orada, o gece öldüler. Ağır yaralı kurtulanlar vardı; mahalleden komşular Işıl Cankan, annesi Ayşe Cankan (2 İrfan Bey Sokak'ta, yani katliam evinin bulunduğu yerde bir bakkal dükkânı işletiyorlarmış hâlâ, görüşme fırsatım olmadı), Növber İbrahimoğlu ve Hasan Yusuf Gudum. Sonuncu kişi uzun süre yaşadı, tuvalette kurşunlanan eşi Ferdiye Gudum'un ve diğer hane halkının öldürülüş hikâyesini bu evi ziyaret edenlere anlattı, o geceyi yaşayan ev sahibi Hasan Yusuf Gudum amca da hayatta değil artık, üç sene evvel vefat etmiş, eceli ile ölmüş. Yedi odalı bu evin bir odasında ikamet etmesine izin verilmiş daha sonra, 1966 senesinde ''Barbarlık Müzesi'' olarak ziyarete açılan evde yani aslında kendi evinde ölümüne dek yaşamış ve gelenlere bizzat rehberlik etmiş Gudum, ben yetişemedim kendisine:(

Fotoğraflarda siyah çerçeve içine alınmış yerler o geceden kalma kurşun delikleri, küvetin ön kısmındaki siyah çerçeveli bölümde ise kırk küsûr yıldan bugüne kalabilmiş kan izleri seçiliyor. Tavanda camla kaplı bir kısım var, öldürülenlerden birinin parçalanan beyninden geriye kalanlarmış çünkü bu banyoya olaydan sonra girenler tavandan kan pıhtıları ve et parçaları sarktığını anlatıyor tarihî belgelerde. Küvet, ortadaki sabunluk ve eski model termosifon aynen muhafaza ediliyor, katliam fotoğrafına dikkatle bakarsanız göreceksiniz. Bu banyonun hemen yanında yer alan küçük tuvalet kısmındaki sifon kurşunlarla parçalanmış, parçaları orada duruyor. Tuvalete saklanan ev sahibinin eşi Ferdiye Gudum burada taranarak öldürülmüş. Hemen yan taraftaki holün sonunda o günden kalan kanlı bornozlar, terlik ve şahsî eşya sergilenmekte. Ferdiye hanımın (bazı kaynaklarda adı Feride olarak geçiyor) ölürken ağzından fırlayan kırık takma dişler ve bir parça siyah saçlı, kanla yapışık kafa derisini görebiliyor ziyaretçiler, muhtemelen o da duvara yapışık bulunmuş...

İngiliz Daily Express gazetesinden Rene McColl ve Daniel McGeachie ile birlikte Ömer Sami Coşar ve belki birkaç kişi daha cesetler henüz oradayken fotoğraf çekmişlerdi. Çok zor koşullarda Kıbrıs dışına çıkarılan bu fotoğrafların ulusal ve uluslararası basında manşette yer alması elbette gecikmedi. Ailesinin yok olduğu kendisine bir türlü söylenemeyen Dr.Binbaşı Nihat İlhan da sonunda kötü haberi aldı, evine girmesine izin verilmedi. Ailesinin cenazelerini uçakla Türkiye'ye götüren İlhan onları son kez, toprağa verilmeden önce gördü. Eşi Mürrüvet hanımın yüzünde kırık bir gülümseme olduğunu, çocuklarının ve eşinin yaralarından olayın üzerinden beş gün geçmiş olmasına rağmen hâlâ kan sızdığını ve buna kıyamayan Dr.İlhan'ın kurşun deliklerini pamukla tıkayıp ailesini eliyle yıkadıktan sonra alınlarından öpüp toprağa verdiğini kendisi ile daha sonra yapılan bir röportajdan öğreniyoruz. Dr.İlhan ailesinin cenazeleri ile oradan ayrıldıktan sonra bir daha ne Kıbrıs'a, ne de Kumsal Mahallesi'ndeki o eve adım atmadı. Ankara'daki evinin bahçesine diktiği dört fidana eşinin ve çocuklarının adını vererek her sabah onlara ''günaydın'' deyip sulamadan günü başlatmadı...

Bana gelince; o banyonun kapısı önünde uzun süre dikilip kaldım. Güç almak için dayandığım duvarda, elimi koyduğum yerin hemen altında bir kurşu deliği bana bakmaktaydı. ''Nedenini sen de bilmiyorsun, değil mi?'' dedim ona, ''nereden bileceksin ki?'' Sustu kurşun deliği, utandı, konuşmadı. Yeşil boyalı duvarlara çarpıp yankılandı karşılıklı suskunluğumuz. Gözlerimi kapadım sıkı sıkı, yeniden açtım sonra, aynıydı banyo, sakin, suskun, dilsiz. Hiç büyümeyecek o çocuklar ve üzerine düşüp kaldıkları anneleri, küvetin kenarından sızan kanlar, kurşun sesleri, barut dumanı, kırık camlar, dökük sıvalar, hiçbiri yoktu artık. Bir Ağustos böceği şarkı söylüyordu evin bahçesinde, açık camlardan içeri doluyordu inatçı, kesintisiz şarkısı. Cehennem sıcağı bir öğle sonrasını yaşıyordu Lefkoşa. O fotoğrafın çekildiği banyoda ben de fotoğraflarımı çektim ve işte, paylaşıyorum buradan. İntikam adına, öç adına hatırlanmasın sadece lûtfen, savaşın anlamsızlığı ve acımasızlığı üzerinde düşünülsün, ders alınsın. Kimbilir, belki birgün?.. Kumsal'daki evden çıktım, güneş gözümü kamaştırdı. Havada limon çiçeği kokusu vardı belli belirsiz, Ağustos böceği şarkısını sürdürmekteydi. O eve hüzünle veda ettim, ''orası''nı ise hiç unutmayacağım kesin...

Bañera/ Küvet...

''Kanlı Noel'' olarak tarihe geçen seneyi ve Kıbrıs'ta, Kumsal Mahallesi'ndeki evde yaşananları çoğunuz biliyor olmalısınız. Ayrıntıları bilmeyenler belki vardır ama en azından bu fotoğraf kalmıştır belleklerde diye düşünüyorum. İşte ben o banyoya girdim, o küvetin yanına kadar gittim. Boştu küvet, hafif sararmış fayanslarıyla banyonun kapısında donup kalan bana bakıyordu, hiçbirşey konuşmadık, öylece bakıştık karşılıklı. Sonra ben geri geri yürüyerek çıktım o banyodan, belki de aslında çıkamadım, orada kaldım. O ev yani bugünün ''Barbarlık Müzesi'' ve o banyonun bugünkü fotoğrafları çok yakında, ''Tırmık İzi''nde... Posted by Picasa

Perşembe, Haziran 22, 2006

''Ateşten Geçen Adam'' ve...

Kişisel tarihime özel harflerle kaydedilen, benim için çok önemli, çok anlamlı ve çok keyifli bir röportaj yapma fırsatım oldu Lefkoşa'da. Sevgi, hüzün, acı, mutluluk, onur, kırgınlık, merhamet, cesaret, yalnızlık gibi birçok insanî duygu ile nakışlanan, tarih içinde karanlık zamanlardan aydınlığa, aydınlıktan yeniden karanlığa uçan, kimi zaman kilitlenen, kimi zaman ise su misali akan olağanüstü bir söyleşi. Evlât acısından hayvan sevgisine, esir düşmekten müzakere masasını terketmeye kadar geçmişindeki hemen herşeyi ''Kıbrıs davası'' ile yoğurup anlattığı görkemli ve sarsıcı hayat hikâyesi; O'nunla birlikte ''ateşten geçilen günler''e yolculuk, büyük yalanları, diplomatik ayak oyunlarını, kocaman iftiraları, korkunç zûlümleri ve haksızlıkları bu defa O'nun omuzu üzerinden görmek, bir de O'nun tarafından bakmak ''Kıbrıs'a...
Muhteşemdi, fotoğraflar ve röportaj kaydı pek yakında bu sayfada; bekleyin, başka hiçbir yerde bulamayacağınız bu çok özel röportajı paylaşın...

Cuma, Haziran 02, 2006

Universi Dominici Gregis/ Tanrının Bütün Kulları...

Evet; başlık bu kez Lâtince, arada değişiklik iyidir, değil mi ya? Sağlık sorunlarım sebebi ile bir süre yazamadım ama bu düşünmediğim anlamına gelmiyor kuşkusuz. Uzun süren tetkikler beni epey yordu, asıl sorunumun aşırı yorulmaktan kaynaklanıyor olduğu da ortaya çıktı. Demek ki; ben durduğumu sandığım zamanlarda da duramamışım pek, fren sistemini gözden geçirmek gerekiyor sanırım!..

"İnsan vücudu" üzerinde çok daha öncelerden düşünmeye başlamış bir üstadın çizimlerini aldım sayfaya çünkü bu tetkikler sırasında ben de kendi vücuduma anatomik açıdan bakma fırsatı buldum. Her zamanki gibi kafam karıştı tabii, tıpkı Da Vinci gibi...

Kişi herhangi bir rahatsızlıkla karşılaşmadan önce vücudunun içinde neler olup bittiğini pek düşünmez, bu olağanüstü sistemin nasıl işlemekte olduğu üzerine kafa yormaz. Bedeninin farkına varabilmesi için bir rahatsızlık duyması gerekir, hariç zamanlarda o kendisinden bağımsız birşey değilken hasta olduğunda sanki bedeni farklı bir kavrama dönüşür, oradan oraya hoyratça taşıdığı vücudunun artık başka bir anlamı vardır kişi için. Buna odaklanır, merak eder içinde neyin yolunda gitmediğini ve kendi bedeni içinde tuhaf bir yolculuğa çıkar...
Doppler çekimi sırasında kendi damarlarımı ve kan akış sistemimi gördüm. Damarlarımla daha önce bu anlamda bir karşılaşmamız olmamıştı, açıkçası onları pek te aklıma getirdiğimi söyleyemem. Hani varlıklarını bilirdim de, hiç tanışmamıştık. Neyse; insana ilginç geliyor kendi içine bakmak. "Vay be" diyorsun, "demek ben bunları hep sürüklemişim kendimle birlikte, atarı ayrı, topları ayrı kıvıl kıvıl bir ağ varmış meğer içimde!" Oradan oraya belli bir denge ve sıra ile akan kanıma baktım ekranda, altına müzik döşenebilecek bir görüntü doğrusu, sonra otur izle, "pes valla" de, o cinsten bir durum yani. İletken jelin yapış yapışlığı biraz rahatsızlık verse de, serüven gayet heyecanlı idi, hiç sıkılmadım. Hergün çok sıradan bir tavırla sifonu çekip unuttuğum idrarımı kıymetli bir sıvı olarak elimde taşımak, akciğer grafisi sonuçlarıma "anaaaa!" nidası ile bakmak, damarlarımdan çekilen bir tüp kanı sedimantasyon tetkiki için cebime koyup götürmek falan, hem tuhaf, hem de oldukça eğlenceliydi. Sonuç mu? Efendim; fazla yorulmak, oradan oraya zıplamak yok, oturup ayağını uzatacaksın. Fazla ayakta kalmayacak, uzun süre hareketsiz de oturmayacaksın. Damarlarınla iyi geçineceksin, onlara saygı duyacaksın. Kafanı toplayacak, ona buna sıkılmayacaksın. Bir çember çizip ortasına kendini oturtacaksın, biraz bencil olacaksın. Hadi yaaa, nasıl yapılır ki bu, hiç bilmem? Anlaşılan artık öğrenme zamanı gelmiş, el mecbur öğreneceğiz. "Tanrının Bütün Kulları" arasında varolmanın dayanılmaz ağırlığını biraz hafifleteceğiz. Biz dengeyi tutturamamışız, bölünmüşüz, parçalanmışız bir miktar! Da Vinci usta da asıl şifreyi insan vücudunda aramıştı bence, işte o kadar...

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

La ciudad de angeles/ Melekler şehri...

Her sokakta, her ''piazza''da, şapellerde, katedrallerde, çeşmelerde, bahçelerde, evlerin, binaların çatısında onlar var. Belli ki çok uzun zamandır oralardalar, lâkin hallerinden hoşnut görünmekteler, bu çok eski Avrupa kentinin evsahipleri de denebilir onlara, onlar Roma'yı süsleyen melekler...

Hani seslenseniz sanki dönüp bakıverecekler, kiminin yüzünde çok eski hüzünler, kiminde belli belirsiz gülümsemeler, bazen tavan resimlerinde rengârenkler, bazen taştan heykeller, hani ansızın karşılarına çıksanız sanki kanat çırpıp uçuverecekler. Onlar Roma'yı bekleyen melekler...

Sizi onlar karşılıyor, dolaştığınız heryerde eşlik ediyor, adeta peşinizi hiç bırakmıyorlar. Hiçbiri ötekine benzemiyor, elleri, duruşları, bakışları farklı. Uzun, çok uzun sürmüş nöbetlerinden memnun öylece bekliyorlar. Yaşlarını hiç umursatmayan bir güzellikleri var, önlerinden akıp giden tarihi, bugünü ve geleceği izliyorlar. Yüzyıllar boyu üzerlerinde biriken bakışlardan rahatsız görünmüyorlar, milyonlarca fotoğrafa konu olmak yormuş değil onları, bulundukları yerden sessizce zamanın kaydını tutuyorlar. Giderken sizi gene onlar uğurluyorlar. Onlar gezginlere Roma'yı anlatıyor, yol gösteriyorlar. Onca çok olmalarına rağmen hiç bıktırmıyorlar üstelik, bu şehirde onlara rastlamak şaşırtıcı bir durum değil, gayet sıradan, gündelik...

Bazılarının sûretini karartmış zaman; ne savaşlar, ne yıkımlar, ne şenlikler görmüşler, yağmurlarla yıkanmış, rüzgârlarla üşümüşler ama terketmemiş hiçbiri yerini. Utandırmadan üzerlerindeki sanatçı elini, vefakâr bir tavırla saklamışlar hep görüp geçirdiklerini. Asıl konunun kenar süsü olmaktan gocunmaksızın hâlâ sürdürüyorlar sabırlı nöbetlerini. Onlar Roma'nın suskun melekleri...

Sözün özü; Roma şehrinde sadece kuşlar değil kanatlı olan, taşa, mermere, madene, resime, sevince, mateme, öfkeye ve ölüme bile kanat takmış neredeyse şehrin tarihinden gelip geçen sanatçılar. Hoyrat zamanın kanatlarını kıramadığı melekler dört bir yanından sıkıca tutarak koruyorlar hâlâ Roma'nın kadim hikâyesini ama gerçek şu ki; öyle her gelen geçene değil, sadece sahiden dinlemek isteyene anlatıyorlar...

Roma'da meydan güvercinlerinin kanat seslerine turunç çiçeği ve espresso kokuları karışırken zamanın ta içinden şehire bakan melekler hiçbir gezginin yabancılığını yüzüne vurmuyorlar. Hani kaybolsanız sanki elinizden tutup sizi varmak istediğiniz yere uçuracaklar. Binlerce yıllık tarihini adeta balmumuyla kaplanmış gibi taptaze korumuş olan bu görkemli kentten yağmur alacalı gökyüzüne melek kanatlarında bir nîda yükseliyor, bu her kulağa dokunmuyor belki ama isteyen duyabiliyor:
''Ti sento, Dio.../Tanrım, seni duyuyorum...''
(Devamı elbette gelecek...)

Yukarıdaki resim Gian Lorenzo Bernini'nin 1600'lü yıllarda yaptığı ''Ecstasy of St.Teresa/Azize Teresa'nın Vecdi'' isimli eserine ait olup, Roma Santa Maria Della Vittoria Bazilikası'nda tarafımdan- ne yazık ki biraz bulanık olarak- çekilmiştir. Flaş kullanmamak adına binbir akrobatik numara yaptım, ancak bu kadar oldu! Ha, bu eser niye önemli, biraz bekleyeceksiniz öğrenmek için, herşeyi bir başlıkta anlatıp bitirecek değilim ya, sabır efendim sabır, yok öyle yağma:)

Salı, Şubat 28, 2006

Mi padre/ Babam...


Bir yılda dört mevsim olduğunu öğrenmek istemedi
Akşamları önüne koysa da azalan günlerini
Bıkmadı hayatın memuru olarak yaşamaktan
Emekli oluncaya kadar ölümü geciktirdi.

Daha yaşayacaktı ünlemsiz yaşamını tanımasaydı
Ağzından kan boşanan bir çocuk düşmese kucağına...

Veysel ÇOLAK/ Ötesi Yar- ''Arşivlenen Bir Yaşantıdan''
(Ağustos 1985/ DİZE Yayınları)
''Sevgili Handan Demiralp'e; bir insan yüreğinin en duyarlı yanıyla/ 02.02.1994-Dünya'' diyerek imzalamış kitabını şair Veysel Çolak... Kitap basılalı 21 yıl, bana imzalanalı 12 yıl olmuş. Babamı uğurlayalı ise tam 13 yıl bugünün dünya tarihiyle...
Oysa ki; ben o olmadan yaşanamayacağını düşünürdüm hep çocukken. Çocuk aklım bir türlü kabûl edemezdi gün gelip ''baba''ların da ölebileceğini. Onlar hep kalır, ailelerini bir arada tutar, kötülüklerden korur, eve elinde fileyle gelir, mutfağa girip salata yapar, kırılıp bozulan ne varsa onarır, çocukları düşüp yaralanmasın diye bisikleti selesinden çaktırmadan kavrar, bazen kızar köpürür ama hep varolurlar sanırdım. Evli barklı, hâttâ hiç doğuramayacağı çocuğuna hamile, koca kadındım babam öldüğünde; ''kaybettik'' dediklerinde gene inanamadım, belki inanamadığımdandır uzun süre ağlayamadım. Ancak mezarlığa götürürlerken, evimizin önünde son kez durunca cenaze arabası; pencereden bakıp gördüğümde inandım babamın öldüğüne. İşte o zaman bir feryat koptu ciğerimden, arkadaşlarımın kollarına o zaman yığıldım...

Onu son görüşümde ben hastaydım, ateş içinde, yatakta. Gelip ateşli alnıma dokunmuş ve ''geçecek, önemli birşey değil'' demişti. Bütün mutsuzluklarıma iyi gelmişti bu sözü, o gittikten sonra da kendime hep tekrarladım. Bir daha görmedim ben babamı, bu yüzden hâlâ o son görüşümdeki haliyle alnıma dokunur ve ''geçecek, önemli birşey değil'' der. Ben hâlâ ona inanırım. Bana; içinde bulunduğum durum ne olursa olsun dimdik ayakta durmayı, yenilgiyi kabûl edip boyun eğmemeyi, Allah'tan başkasına yalvarmamayı, savaşmayı o öğretti. Ölümden kılpayı kurtulduğum zaman, hastaneye görmeye geldiğinde de aynı şeyi söylemişti, ''geçecek, önemli birşey değil, çek elini karnından, dik dur!'' Duruyorum babacığım, hâlâ dimdik ayakta duruyorum, herşeye ve herkese rağmen, tam istediğin gibi! 2006 senesi Şubat'ının bu son gününde, çalışma masamın üzerinde gördüm mevsimin ilk uğur böceğini, sana yorup dua ettim, parmağımı uzatıp şarkısını söyledim hem, öyle uçurdum henüz terlik-pabuçsuz minik uğur böceğini:) Ve ne diliyorum hep biliyor musun; beni de seni olduğu gibi apansız bir miokard enfarktüsün alıp götürmesini. Çünkü; ölümün de iyisi, hayırlısı vardır ve yaşadığımız bu ahir zamanda insanın evinde, bir Pazar kahvaltısı sırasında, ağzında lokması ile uçarcasına gitmesi değerli bir armağandır...

Daha konuşacak çok şeyimiz vardı, olmadı. Düşündüğümde ''belki böylesi daha iyi'' dediğim oluyor kendime. Babam dünyanın bu berbat haline tanık olmadı, terörü, doğal afetleri, kıyımları, katliamları, yeni türeyen hastalıkları, medeniyetler çatışmasını, insafsızlığın ve acımasızlığın bu boyutunu görmedi, yaşamak zorunda kalmadı. Benim babamın cep telefonu, laptopu, uydu anteni ve vatandaş kimlik numarası hiç olmadı. O kendi felsefesi içinde kendince yaşamış bir güzel adamdı, içine elma kabuğu kıydığı pipo tütünün hoş kokusu, akşamları yemekten sonra mutlaka içtiği orta şekerli kahvesi, mükemmel elyazısı ile hayata düştüğü notlar ve otoriter sesi hâlâ belleğimde. Son fotoğrafını da ben çekmiştim zaten, göğsünün üzerine boylu boyunca uzanmış bir kedi ile... Kendime aynada her baktığımda biraz daha özlüyorum onu ama biliyorum karşılaşacağız yeniden zamanın bir yerinde ve 13 yıl sonra tekrar diyorum ki: ''hasta la vista mi padre''... Posted by Picasa