JellyPages.com

Cumartesi, Eylül 28, 2013

Turista/ Turist...


Her ne kadar Roma'ya turla gitmemiş olsak ta, genel nitelemelere göre orada ''turist'' sayılıyorduk. Zaten Roma'nın gezilip görülecek yerlerinde dolanmakta olan insanların önemli çoğunluğu turistlerden oluşuyor. Gerçek Roma'lılar sanırım hoş kafelerde oturup ''gelato'' yer veya kahvelerini içerken önlerinden akıp giden bu kameralı, fotoğraf makineli, heyecanlı tuhaf insan kalabalığına bakanlar oluyor. Kaldı ki; milletin işi gücü var tabii, ufak arabaları ve motorsikletleri ile oradan oraya koşuşuyorlar. Dar sokak aralarında park etmiş arabalara baktığınızda on tanesinden yedisinin Smart olduğunu görüyorsunuz. İstanbul'da gördüğümüz koca arabalar, hele hele jipler falan hiç yok Roma'da, otomobil tercihlerini şehir içi ulaşımı kolay kılacak modellerden yana kullanıyorlar. Büyük çoğunluk ise zaten araba değil, motorsiklet kullanıyor. Bisiklet kullananlar da gördüm. Şehir metrosu kısa mesafeli olmasına rağmen rağbet görüyor ama daha çok otobüs kullanılıyor zannediyorum. Biz tren, otobüs ve metro kullandık, hepsi ucuz, pratik ve rahattı. Roma'nın beyaz taksilerini kullanan turistler de vardı tabii. Yürümeyi tercih edenler için de uygun bir şehir Roma, saatlerce yürüyebiliyorsunuz, yorgunluğunuzu ancak mola verdiğinizde anlıyorsunuz. Şehrin piazza denen meydancıkları yürümekten tabanları ağrımış turistler için keyifli dinlenme alanları. Mutlaka bir havuz ya da çeşme oluyor bu meydanlarda, elinizi yüzünüzü yıkayıp bir kenarda oturarak soluklanabiliyorsunuz...

Kentteki binalar genellikle çok eski, öyle dev apartmanlar, plazalar falan yok. Kimilerinin ahşap pencerelerinin plastik çerçeve ile değiştirilmiş oluşu dışında gözünüzü tırmalayan bir yapıştırma yenilik yok. Mimarî özellikler korunmuş. Arka balkonlarda makaralı sistemle işleyen çamaşır ipleri görülüyor, çamaşırlar hafif esen rüzgârda salına salına kuruyor. Bazen de ansızın bastıran yağmurla ikinci kez yıkandıkları oluyor. Bu arka balkon manzaraları Roma'ya sevimli bir sıcaklık katıyor...
İşte Roma'dan bir sokak görünüşü, genellikle caddelere bağlanan böyle dar sokaklar var...
Burası da Roma'ya giden her turistin uğramadan geçmediği yerlerden biri; ''İspanyol Merdivenleri''. Bahar mevsimi yaşandığından bolca çiçekli ve tabii gayet kalabalık. Roma'nın bu semti tanınmış moda markalarının mağazaları ve emsallerine kıyasla oldukça pahalı olan restoranlar, kafeler, alış veriş merkezleriyle dolu. Bizim paramızla 1000 YTL civarında dolaşan ayakkabılar, çantalar ve feci pahalı kıyafetler var mağaza vitrinlerinde, yani bakıp geçiyorsunuz sadece...
Benim takıldığım Roma evi balkonlarından biri daha, klasik terracota renginde, yeşillikli, huzurlu...
Roma'da yolunuz sık sık çiçekler tarafından kesiliyor. Balkonlarda, sokaklarda, pencere önlerinde hep çiçek var. Kutsal mekânlardaki sunaklarda, vazolar içinde taze çiçekler hiç eksik olmuyor. Bizim otelin lobisindeki büyük cam vazolara her sabah iri sümbülteberler yerleştiriyordu bir kadın görevli, baygın kokuları ile başınızı döndüren bu gibi çiçekler her zaman karşınıza çıkıyor, koparıp zarar veren kimseyi de görmedim doğrusu. Olması gereken de zaten bu. Güller açmaya hazırlanıyordu biz oradayken, Akdeniz yasemenleri ise çoktan açmıştı, narenciye ağaçları altında özellikle durup soluklandık, çiçek kokuları ile ferahladık...
Sayfama bakınıp detayları anlamaya çalışmamış bir vatandaşımız yazmış; ''sen hristiyan olmalısın, bana dinini anlatsana, siz niye İsa'ya inanıyonuz bakiym, çok merak ediyorum'' diyerek dökmüş incilerini, şimdi ben bunu hemen döveyim mi, yoksa yarına erteleyeyim mi? Hani belki az biraz düşünüp kafasına dank edebilir diye! Ulan kardeşim, gidilen ülke İtalya, şehir Roma, bu kadar mı dangalak olunur ya? İki melek, bir azize gördün diye, tövbe tövbe! Ayrıca; eğer sen müslümansan zaten senin de Hz.İsa'yı Allah'ın gönderdiği peygamberlerden biri olarak kabûl edip O'na inanma şartın var, alooo, aç bir bak istersen ha? Valla kusura bakma, Roma'da camii bulup çekemedim resmini, malûm bu şehir katolik inancının başkenti, ''aptala malûm olur'' diye de bir kelâm vardır ama? Hadi gene neyse, ben susayım, çektiğim resimler konuşsun...
Ansızın bastıran yağmurlar en çok parmak arası terlikli, bermudalı şaşkın turistleri vurdu, başta çekinen ayaklar giderek su birikintilerine uydu, şapada şupada yürüdü millet. Şemsiyesi olmayanlar üç ilâ beş Euro arasında satılan dandik şemsiyelerden alıp kısmen yağmurdan korundu. Bu şemsiyeleri köşe başlarında satan esmer vatandaşların başta beş Euro fiyat çekip, sonradan üçe indikleri görüldü, kendi şemsiyesi benim gibi kırılıp kullanılmaz hale gelen turistler mecburen üç Euroya kıyıp şemsiye edindi lâkin ayaklar gene sudaydı tabii:) Vatikan şehrini korumakla görevli özel muhafızlar ki; kendilerine ''İsviçreli Muhafızlar'' denmekte ve bu gayet özel seçilip yetiştirilmiş genç arkadaşlar halen Michelangelo ustanın zamanında kendileri için çizip tasarlamış olduğu üniformaları giymekte, onlar derhal yağmur posizyonu alarak pelerinli yağmurluklarına büründüler. Çocuklar dışında hiçkimse ile fotoğraf çektirmeyen ve gerektiği durumlarda sert tavırları ile bilinen muhafızlara ancak uzaktan bakılabildi, zoom ile fotoğraflarının çekildiğinden yağmur dışında kimsenin haberi olmadı...
Bu turist te Vatikan şehrinin ünlü St.Pietro Meydanı'nda durup düşündü, hristiyanlığı ilk kabûl edenlerden olup Hz.İsa'nın havariliği mertebesine gelen, inancından dönmediği için öldürüldükten sonra aziz ilân edilen ve şimdi bütün inançlı hristiyanların mezarını ziyaret ederek hacı oldukları kutsal kişinin kurbanı olduğu yaman çelişkiyi mi, yoksa şu bizim meşhur Bernini'nin tasarlayıp inşa ettiği muhteşem meydanın eski zamanlardaki halini mi, artık orası bilinmez. Belki biraz da heyecan vardır içinde şaşkın turistimizin, hayranı olduğu usta Michelangelo'nun ''master piece'' olarak nitelenen ''Capella Sistina''sı ve muhteşem ''Pieta'' heykeli aha da bu geride görülen yerdedir ya, az sonra göreceklerine ruhunu hazırlamaktadır, kimbilir? İnsanın çocukluğundan beri ansiklopedi sayfalarından görüp hayran kaldığı eserlere bir nefes payı kadar yaklaşması o kadar da kolay değildir. Arkada görülen dikilitaş St.Petrus'un öldürüldüğü yerdir. Burası insanın içinden ''quo vadis domine?'' sorusunu geçirtir. Devamı? Elbette gelecek. Hikâyemiz meşhur Vatikan ile sürecek. Hele bismillah deyip Papa'nın kapısını tıklatalım bakalım, şu fanî gözlerimiz daha neler neler görecek...

Florero/ Çiçekçi...

Program sunucusunun sekiz günlük Kıbrıs seyahati nedeniyle ''Benim Güzel Bahçem'' ekibinin zorunlu yoğun çalışma dönemi, haftalık çalışmaları yağmur vurmuş, çekimler ertelenmiş. Artık ertelenecek hali yok, yağmur da yağsa, sel de götürse bahçeyi çekilecek kardeşim! Sırtta yağmurluk, ayaklarda 41 numarala sarı çizmeler, yerler çamurmuş ne gam, ''the show must go on''. Her zamanki gibi; iş beklemez, yayın durmaz...

Kamera kıymetli; ıslanırsa iyi olmaz. Yağmurluklardan biri de onun için, biz ıslansak ta dert değil ama kamera olmazsa çekim olmaz, kameramanlar ıslanmakta, kameramız kuru:)

''Taş taşırım, lâf taşımam'' demiş ya bizim çatlak sunucu; geçmiş kayrak taşlarının başına, ''çim derz'' için arada bırakılan boşlukları yoklamakta. Niçin? Efenim; karıncalar varmış, yuvaları bozulmasınmış, rahatları kaçmasınmış. Yağmur telâşı işte, karıncalar işlerini bilir bilmesine de bizim sunucuya anlatması zor bunu, neymiş efenim, ''doğa boşlukları sevmezmiş'', sana ne be kadın, otur oturduğun yerde, karıncaların derdi seni mi gerdi? Kendini düşün sen asıl; doğal olaylar karşısında karıncalardan daha savunmasızsın , bak ıslanmışsın işte! Deli midir nedir yahû? Tövbe tövbeee!...

Program evimizin verandası önündeki ''süs bitkileri'' bölümüne geçen haftalarda dikilen sarı gül tutmuş, hem de yerini sevmiş, ne güzel. Lâvantalar arasında şıkır şıkır gülümsemekte, üzerinde minik yağmur damlacıkları ile. Bir hafta sonra öteki tomurcuklar da açılıp saçılır, seyrine doyum olmaz. Diktiğinin tutması, ektiğinin çıkması öyle olağanüstü birşey ki; suratsız gökyüzü altında, yağmur eşliğinde saatlerce çalışmaya değer! Çiçekten, tohumdan, topraktan uzak ne kadar boş vakit geçirmişiz meğer? Bundan böyle gayrı bizi kimse bunlardan alıkoyamaz, haa, öte yandan; ''yolcudur artık bizim Abbas, rivayet odur ki bağlasan durmaz''. Sepetim dopdolu dönebilmek ümidi ile, hepinize çiçeklerce sevgi+selâm...

Cansacio y caluroso/ Yorgunluk ve sıcak...

''Benim Güzel Bahçem'' programının kamera arkasını belki de en yalın ifade eden fotoğraf işte budur. Vakit öğle sonrası, güneş tepede, altına sığındığımız yabanî eriğin gölgesi bile yeterince serinletmiyor, bol bol ayran, su ve akşama doğru da çay içiliyor. Bu sadece kısa bir an, az sonra kalkılacak, güneşin altında çekime yeniden başlanacak. Ekibin tepesinde yumurta pişiyor olsa da bütün çabalar ekrana yansıyacak görüntüler adına. Bazen 12 saati bulan çalışmalar topu topu 25 dakikalık bir program için. Televizyon dünyasının kuralı bu; siz saatlerce çalışırsınız, izleyici ekranın karşısına geçip izler ve biter. Kolay zannedilir, şıpınişi hallediliyor sanılır ama?...

Toprakla hemhâl olmanın, tohumla, fidanla uğraşmanın, ağaca dokunmanın keyfi ve sonuçta elde edilenler bütün güçlükleri silip geçiyor. Akşam olup güneş etkisini azalttığında hortumu eline alıp gün boyunca bu anı beklemiş olan bitkilere su vermenin hazzı ise tek kelime ile eşsiz! Yavaş yavaş boyunları dikilen, yaprakları canlanan, çiçekleri renklenen bitkilerin teşekkürü herşeye değiyor. Bahçemiz her gün daha bir güzelleşiyor, emeğimiz fidan olup topraktan başveriyor, sevincimiz yorgunluğumuzu derhal kapatıp örtüyor...
''Heyyy, buraya bakın'' diyor ekipten biri, ''güllerimiz açmış!'' Hemen oraya koşuyoruz, bahçeye getirildiğinde dikenli bir daldan ibaret güllerimizin sarılı, pembeli, kırmızılı, beyazlı kahkahalarına gururla bakıyoruz, ''bizim emeğimiz'' diyoruz, ''bizim emeğimiz ve yaradılışın muhteşem kudreti''... Güneşten yanmış enselerimizi, ağrıyan bacaklarımızı unutuyor ''e haydi'' diyoruz, ''daha adaçayları dikilecek, dereotu tohumları neredeydi, şu altınçanaklarını biraz gölgeye almalı, taflanlar gelecekti, geldi mi, ortancalar biraz keyifsiz mi ne, güneş dönüyor arkadaşlar, biraz acele!'' Yeniden başlıyoruz, keyifle, umutla, gayretle. Siz ekranda suyun yüzeyindekileri görüyorsunuz sadece, belki de asıl hikâye su altındaki kısımda yani kameranın gerisinde...
(Güzel yorumlarını aktaran, ekran başına geçip izleyen herkese kocaman teşekkür ile...)

Una relato chiquito/ Küçücük bir hikâye...



''Gözütoprağayanbakar Amca ve Ben''
Yıllar evvel; ben İstanbul'un dik yokuşlu Fulya'sında otururken bir kış ikindisiydi. Hava soğuk, yağmur çiseliyor sinsi sinsi. Avrupa Hastanesi'nin o taraflarda bir cami vardı, o zamanlar inşaatı henüz tamamlanmamış ama ibadete açık. Cemaatin namazdan çıkma vakti, oradan geçiyorum. Camiiden kafasında tığ işi, beyaz takkesiyle çıkmakta olan yaşlı bir adam kapının kenarında kıvrılıp yatmış, sıska, ıslak sokak köpeğine okkalı bir tekme geçirdi, zavallı hayvan böğrüne inen tekmenin can acısıyla gıygıylayarak, kuyruğu bacaklarının arasına sıkışmış vaziyette kaçtı! İçimi dolduran ve hâttâ taşmış olan ''bu ne perhiz, bu ne lâhana o'graten'' duygusu ile yaşlı adama yaklaşıp dedim ki: ''ne yaptı şimdi size orada kıvrılıp yatan o köpek, ne zararı dokundu da tekme attınız ona, havladı mı, ısırdı mı, paçanıza mı işedi, ne yaptı ha?...'' Başındaki tığ işi, zarif beyaz takkesiyle bana dik dik bakmakta olan Gözütoprağayanbakar Amca gayet Türk'çe bir yanıt verdi beni hiç şaşırtmaksızın: ''sana ne, sen itin-köpeğin avukatı mısın?!!!''...
Beynim derhal çoktan seçmeli yanıt şıklarını serdi önüme, numara sırasına göre dizdi:
1-) Hayır, hukuk sistemi içinde henüz beni bir köpeğin vekili kılabilecek herhangi bir madde bulunmuyor sayın Gözütoprağayanbakar Amca, ancak az önce içeride huzurunda eğilip kalktığınız ve dahi alnınızı yere koyduğunuz kudret var ya, işte O mahşer günü olarak nitelediğimiz cümbüşlü günde gayet gacırt bir biçimde yapacak o avukatlığı ve eminim siz bundan hiç de memnun olmayacaksınız!...
2-) Evet, ben itin-köpeğin avukatıyım. Peki ya siz; ''şeytanın avukatı'' mısınız? Al Pacino abimizle herhangi bir kan bağınız mı var? Yoksa bu acaip hikâye içinde Keanu Reeves mi takılmaktasınız? Sizi gidi siziiii, demek sonunda camii içlerine kadar sızmayı başardınız:)
3-) Pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca'cığım; siz bu yaşınıza kadar kutsal kitabınızı Tom Miks, Teksas tadında mı okumuş bulunmaktasınız? Yoksa hiç okumamış mı bulunmaktasınız? Günde beş vakit tekrarladığınız kutsal kelâmların ne anlama geldiğini acep hiç merak etmediniz mi? Öylesine ezber edip, hababam okudunuz mu yani? Yemek tarifi ya da kocakarı ilacı reçetesi muamelesi mi yapmıştınız bugüne kadar siz o kelâmlara? Hayır, öyle ise niçin ''Allah'ın evi''ni kendi günlük sporunuza alet etmektesiniz ki, bırakın da gerçekten ibadet edecek olanlar faydalansın bu camiiden, değil mi ya? Cık, cık, cık...
4-) Hadi gelin küçük bir rol değişimi yapalım sizinle pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca, ben camiiden çıkan, az önce içeride yaratıcısına hûşû içinde ibadet etmiş siz olayım, siz de benim az önce içeride önünde eğilerek ibadet edip kendisine bağlılığımı bir kez daha belirtmiş olduğum kudret tarafından yaratılmış (sizin deyişinizle) it-köpek olun. Şimdi kıvrılın bakiim şuraya, kıvrılıp yatın, birazdan böğrünüze sıkı bir tekme geçiricem, kusura bakmayın, sizinki kadar olmasa da iyi acıtır adamın canını, ama sakın gıkınız çıkmasın, tamam mı? Şurda ufak bir oyun oynuyoruz alt tarafı, altınız buz gibi beton, üstünüz yağmurlu gök iken gene de gelip kıvrıldığınız şu mübarek kapı önünden ansızın böğrünüze inen bir tekmeyle kovacağım sizi, var mısınız?... Evet, makyajınız, ezberiniz tamam di mi, o halde başlayalım, sahne bir, ekşın, motor!
5-) Sayın Gözütoprağayanbakar Amca, elbette ki ben itin-köpeğin avukatı falan değilim, ancak siz galiba kendiniz dışında bütün varlıkları sizi yaratandan başka bir gücün yumurtadan çıkarmış olduğuna inanan meczûpların avukatısınız! Ne yani; siz Allah'ın kıymetli, yüce eşref-i mahlûkusunuz da, sizin dışınızdakiler başka tanrının çocukları mı? Tüh, yazık, bir yanlışlık olmuş olmalı, siz yanlış yerde, yanlış yaratıcıya ibadet etmişsiniz, hemen düzeltin hatanızı bana kalırsa, kendi inancınıza göre bir yer bulup orada ibadet edin, camiileri de gerçek inananlara bırakın lûtfen!...
6-) Takkeniz ne güzelmiş, kim ördü? Üzerinde tığ işiyle yapılmış kuş, çiçek motifleri var, yoksa siz kuşu-çiçeği sever ama ite-köpeğe tekme geçirir bir Gözütoprağayanbakar Amca tipi misiniz? Öyleyse; müsaade eder misiniz şuracığa oturup sizin için biraz gözyaşı harcayayım?
Sakın zahmet edip mendil falan uzatmayın bana, ben kendi mendilime ağlarım...
Belki bu alemde değil ama öte tarafta işinize yarar benim gözyaşlarım, hani şefaât etmek denen birşey var ya? Ne, onu da mı bilmiyorsunuz? İyi de, ne zaman öğrenmeyi düşünüyorsunuz bunları pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca'cığım, sizi bağlayan yegâne hak insan hakkı mıdır? Gözünüzün halihazırda yan bakmakta olduğu toprak üzerinize kürekler marifetiyle atıldığında biraz geç olmuş olmayacak mı? Ya az önce tekmeyle giriştiğiniz aç, sıska sokak köpeği gibi bir köpek gelip sizin toprağınızın üzerine kıvrılıp yatarsa, kefeni yırtıp, tahtaları aralayıp topraktan nasıl çıkaracaksanız pek sayın tekmenizi, zor olmayacak mı sizin için? Şimdiden çalışın bence, egzersiz yapın, böyle hoş bir şaka yapması işten bile değil yüce yaratıcının size ve sizin gibilere. Hikmetinden sual edecek değilsiniz ya?...
7-) Höööösssttt, doğru konuş ulan Gözütoprağayanbakar Amca, sen takkenden, sakalından, yaşından başından utanmıyorsan benim utanacak neyim olabilir ki? Gökte, yerde, toprağın altında ve üstünde, ummanların içinde ne varsa hepsini yaratmış olan yüce kudretin gücü adına, Allah Allah Allah Allah, savulun lan!...
Demedim, hiçbirini demedim... Çünkü ben yaşlıya hürmet etmeyi çok küçükken çocuklarına öğretmiş bir ailenin evladıydım, o aile beni inançlarım konusunda da hiç zorlamamış, sadece göstermiş, anlatmış ve öğretmişti. Kolay kolay önüme eğmediğim başımı orada öne eğdim ve yalnızca ''utanıyorum'' kelimesi çıktı ağzımdan, sonra başımı kaldırıp ekledim: ''sakın kendim için utandığımı sanıp sevinmeyin, sizler adına utanıyorum! Kandırdığınızı zannettiğiniz kudret sizi hesaba çekerken bizzat sizin yapacağınız gibi yani!...'' Arkamı dönüp yürüdüm, bol tükürüklü bir ''fesuphanallah'' duydum yağmura karışmakta olan, ne ki önemsizdi, mânasını bilmeyen birinin ağzından bu kelâm çıkmış olsa ne olur, olmasa ne? ''Kal ehli değil, hâl ehli olanların cümlesine selâm olsun...'' Posted by Picasa

Mojado/ Islak...

Napoli dendiğinde sanırım aklıma gelecek ilk kavram bu olur bundan sonra: ''ıslak''... Çünkü biz Pompei'den ayrılıp istasyona gittik, Napoli'ye giden treni dakika farkıyla kaçırıp bir sonrakine binerek Napoli'ye vardık ve beklenen yağmur indirdi! Napoli istasyonunda bir süre bekledik ama yağmur dineceğe benzemiyordu. Şemsiyelerimiz yanımızdaydı, daha fazla beklemenin anlamı olmayacağını düşünerek yağmurlu Napoli'ye daldık...

Yağmurla yıkanan caddede yürürken duvarlardaki afişlerden birini çekip aldım. Islak afiş benimle birlikte Napoli'yi dolaştı, oradan Roma'ya gitti ve dönüp dolaşıp Türkiye'ye, İstanbul'a kadar geldi. Gianluca Capozzi'nin bundan haberi olmadı elbette. Tanımam etmem çocuğu, müziğini hiç dinlemedim, web sayfası falan olduğuna göre tanınmış biri olsa gerektir. Sadece uzanıp duvardaki konser afişini aldım işte, acaiplik parayla değildi Napoli'de:) Kendisine müzik serüveninde başarılar dilerim, biraz bizim popçu çocukları andırıyor, yağmurlu Napoli'den bir anı olarak buruşuk afişi odamın duvarında duruyor...
Napoli
'ye yağmurla birlikte akşam iniyordu. Her tarafını görebildik diyemem, bir otobüse atlayıp sahile doğru gittik. Büyük bir kalesi var. Caddeleri Roma'ya kıyasla daha bakımsız, alış veriş merkezlerinin, mağazaların bulunduğu bir caddede yürüdük. Yağmur telâşı içinde bir akşam kalabalığı vardı. Burada daha karmaşık bir insan profili gözledim, İtalyan olmadığı hemen belli olan çok sayıda kişi vardı. Özellikle istasyon bölgesinde serseri kılıklı sokak satıcıları fazlaydı. Hırsızı, evsizi bolmuş Napoli'nin. Yağmur nedeniyle tıklım tıklım otobüslerde bunu aklımızdan çıkarmamaya çalıştık. Yanındaki küçük kızı ve köpeği ile otobüse binen genç hanıma hemen yer verdiler, ıslak köpekçik silkinip kurulandı, sahiplerinin ayağının dibinde oturdu. Millete baktım kimse tepki verecek mi diye, tık yoktu, sonra birden hatırladım Türkiye'de değil, Napoli'de olduğumu. Benim memleketimde otobüse ıslak bir köpekle bineceksin de seni yaka paça aşağı atmayacaklar? Elinde taşıma kutusuyla bile binmeye kalksan ülkemin gayet nazik halkı ve otobüs şoförleri adamı bin pişman ediyor, çünkü herkes ve her yer çok temiz, çok steril, çok duyarlı ya! Sokağa ''haaak tuuuu'' şeklinde tüküren insanlara gidip ''niye yapıyorsunuz bunu, ben sizin balgamınıza basıp geçmek zorunda mıyım'' deseniz ihtimâl dayak falan yersiniz ama taşıma kutusu içindeki evcilinizi toplu taşıma araçlarında kimse istemez, aman haaa, hastalık, mikrop bulaşır, işer, sıçar, ısırır, parçalar, yer mazallah, değil mi ya?...
Meşhur Capri adasına oldukça yakın Napoli. İtalya'nın sayfiye yerlerinden biri olduğundan daha ziyade tatil şehri havası var. Açık bir havada ve gündüz dolaşma olanağımız olsaydı bize daha güzel gelecekti, eminim. Pompei yorgunları olarak bir de sağanak yağmura yakalanınca kendimizi bir an önce kapalı ve sıcak bir yere atma derdindeydik doğal olarak. Çok ta acıkmıştık. Napoli pizzası ile meşhur ve her sene ''pizza festivali''ne ev sahipliği yapıyor ama İtalyan mutfağının her çeşidini bulmanız mümkün tabii. Roma kadar tanıdık bir yer olmadığından kararlama restoran seçimi yapacaktık. Caddeye konmuş bir tabelâya takılıp işaret ettiği dar sokağa saptık. Küçük, sevimli, sıcak bir aile işletmesine götürdü bizi bu tabelâ, hemen içeri daldık. Sular süzülen şemsiyelerimizi kapı yanındaki şemsiyeliğe bıraktık ve yerde kocaman ıslak izler bırakarak bize gösterilen masaya yerleştik. Oldukça tenhaydı, bizden başka çoluk çocuk yemeğe gelmiş Napoli'li bir aile vardı. Sevimli işletme sahibesi hiç İngilizce bilmiyordu, e bizde de İtalyanca epey Allah'lıktı ama bir şekilde anlaştık. Zeytinyağlı ızgara sebzeler, çeşitli haşlanmış otlar görerek sevinen ben hemen şipariş ettim tabii. Bizimkiler genellikle deniz mahsûllü ev yapımı makarnalar tercih ettiler...
İtalya'da makarna bizdeki gibi bekâr yemeği değil, öteden beri çok özel. Elde hazırlanan makarnalar türlü soslar eşliğinde servis ediliyor ve en makbûl yiyecek sayılıyor. Restoranlarda ev yapımı makarnalar bulunuyor ve İtalyanlar makarnayı biraz dişe gelir şekilde, az haşlamayı tercih ediyorlar. ''Al dente'' kıvamında pişirilmiş bu makarnaları fazla haşlanmış, yayılmış makarna severler beğenmeyebilir. Ben bu diri makarnaları severek yedim, zaten etli, tavuklu, deniz mahsûllü olanlarla işim olmadığından sebzeli çeşitleri seçtim. Kızarmış ev ekmeği üzerinde servis edilen domatesli, sarmısaklı, kekikli, zeytinyağlı sos -ki sanıyorum adı bruschetta idi- yemek öncesi başlangıç olarak gayet hoş oluyor. İtalyan zeytinyağları çok lezzetli ve hemen her yemekte bulunuyor. Balzamik sirkeleri de çok tuttum, bu altın yeşili, yoğun kokulu sızma zeytinyağlarıyla pek yaraşıyor doğrusu...

Napoli'nin simgeleri çok, limonlarla çevrili balkonda elinde acı kırmızı biberle görülen bu ''Pulcinella'' karakteri de bunlardan biri. Napoli'nin limonları ile yapılan meşhur ''limoncello'' likörleri ve içinde limon olan birçok içki, reçel, tatlı vb. satılıyor turistik mağazalarda. Bol miktarda ev makarnası, baharatlar, kurutulmuş mantar çeşitleri ve soslar da hediyelik olarak, özel ambalajlarda satışa sunuluyor. İplere dizilip kurutulmuş kırmızı biberler her yerde var. Pompei'den de oraya özel kıtır kurabiyelerden aldım, az şekerli, üzeri limon glazürlü, sert ama lezzetli şeylerdi. Napoli'deki restoranda ''baba'' adı verilen yerel tatlıdan yedik. Bir tür likörlü turta denebilir. Değişik ve hoş lezzetlerdi...
Daha önce de söz ettiğim ''Napoli Müzesi''nde hem Pompei ve Herculanum'dan çıkarılanlar, hem de pekçok farklı döneme ait resim ve heykeller sergileniyor. El Greco'nun bu tanınmış tablosu bu müzede bulunan eserlerden biri. Biz müzeye yetişemedik ne yazık ki...
Napoli oldukça eski bir yerleşim yeri. Geleneksel havasını korumuş, binalar çoklukla eski yüzlü, merdivenli dar sokaklar nispeten geniş ara caddelere bağlanıyor. Ultra modern bir taraf göremiyorsunuz şehirde ve bu gayet hoş geliyor insana. Bu da Napoli'nin eski günlerinden bir fotoğraf...
Yağmur altında Napoli işte bu şekilde görünüyordu. Şehre adım attığımız andan ayrılana kadar hiç hızını kesmeyen yağmur anlaşılan Napoli'de sıradışı bir vaziyet değildi...

Vezüv'ün eteklerindeki körfeze kurulu güzel şehirden aklımda kalanlar bunlar oldu. Yağmur nedeniyle yemeği uzattıkça uzattık, hoş aile işletmesinin sıcakkanlı sahipleriyle hoşbeş ettik, meğer elli yıldan beri varolan, tanınmış bir yermiş burası. Özellikle de ev yapımı şarapları ve büyükannelerinin formülü ile yaptıkları makarnaları meşhurmuş. Kahvelerimizi içerken masamıza gelen restoran sahibi Türk olduğumuzu öğrenince coşup bize İtalya restoranlarını tanıtan bir kitap hediye etti, buraya gelenlerin yaptığı üzere ben de kartımı imzalayıp bıraktım. Sanki evimizde yemek yemişiz hissi ile bizi ağırlayan bu tatlı insanlara teşekkür edip istasyona doğru yola koyulduk. Roma Termini'ye gidecek olan ''Eurostar'' treni Napoli'de rötar yaptı, bekledik. Napoli istasyonunun sahipsiz köpeklerini sevdik. Roma'da hiç rastlamadığımız sokak köpekleri Napoli'de vardı ama dediğim gibi, kimse onlardan rahatsız değildi ve istasyon içinde bile serbestçe dolaşabiliyorlardı. Trenimiz nihayet gelince, gecenin epey ilerlemiş bir saatinde binerek Roma yolculuğuna başladık. Yorgun yolcularla dolu tren sessizdi ve millet Roma'ya kadar uyudu. Yol boyunca devam eden yağmur Roma'da hızını kesmişti. Gecenin geç saati olmasına rağmen çok kalabalık olan Roma Termini'den çıkıp otelimize döndük. Roma'daki son günümüze hazırlanmak üzere yataklarımıza uzandık. O kadar yorgunduk ki hemen uykuya daldık, limon kokulu sokaklardan gelen mandolin sesleri, eski Napoliten şarkılar ve denizi buruşturan yağmurla Napoli'yi de hatıralarımıza yazdık...

Pini di Roma/ Roma Çamları...

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde güzel bir konser, ardından İtalyan esintisinin devamı, Pucci'de hoş bir yemek... Respighi'nin senfonik şiir üçlemesinden ''Roma Çamları'' bu geceye damgasını vurdu denebilir. Dostlarla keyifli bir buluşma, Roma öncesi prova:) Güzel taraflarından biri daha; sevgili Selim Atakan'la rastlaşma. ''Yeni Türkü'' günlerinden bugünlere uçan, daldan dala, renkten renge konan bir sohbet. Bu kadar değil elbette, ayrıntılar ve devamı yarına...

Quanto de lebo?/ Borcum ne kadar?..

Kadın hastane odasında, yatağın kenarına oturup düşünür. Sol göğsünde inceden bir sızı başlamıştır, olağandır, çünkü kesilen yer bir müddet sonra sızlar, acır. Koridorlar tenha, hastane sakin, sessizdir. Saatler birer birer eksilir, zaman usulca geceden sabaha devrilir...
Gün bayramdan bir evvelidir, gündüzki arefe telâşı artık dinmiştir. Hastane sanki omuzunun üzerinden dönüp bakar gibidir Ankara'ya, Ankara pek aldırmaz buna, zaman geçtikçe ışıkları azalır, dışarıdaki keskin ayaza karşı karanlığı sıkıca giyinir, kapatır gözlerini, çünkü bilir, ertesi gün bayramdır, ruhları kan tutacaktır, bunun için dinlenmiş olması gerektir...


Kadın bu defa hastaneye yatacağını yakınları dışında pek kimselere söylememiştir. Çünkü hastane dendiğinde insanların aklına hemen hastalık gelir. Oysa bir sene evvelinin izlerini silip süpürmek, kesilip alınanları yerine koymak öyle kolay değildir. Ama bunu anlatamazsınız herkese elbette, yaşamayan nereden bilir? İnsan hastalığın bedeninden alıp götürdüklerini yeniden edinebilmek için bazen defalarca kesilir, biçilir, tekrar dikilir...

Kadın bu kez keskin ve apaçık bir tek başınalığı seçmiştir. Yanına kimseleri istememiş, geçen sene hayatına destursuz giren hastalıkla, bu kez odada ikisinden başka kimse olmadan yüzleşip hesaplaşmaya niyet etmiştir. ''Beni alamadın diye kızgın değilsin, değil mi?'' diye sorar kadın. ''Bunu da nereden çıkardın şimdi?'' diyerek hınzırca gülümser adı herkesçe bilinen hastalık, ''sadece aykırı davranışları severim, o kadar. Yoksa alıp götüreceğim sürüyle can zaten var , yeterince meşgûlüm yani, o-hooooo, seninkine gelene kadar...'' ''Öyle mi, pekâla o halde'' der kadın, ''birşey içer misin, dolapta nar suyu var.'' ''Yok almayayım, sağol'' der hastalık, ve ekler, ''biliyor musun, aslında bana düşman gibi davranılmasına çok alışkınımdır, hâttâ tuhaf bir zevk te duyarım bundan. Ama sen öyle yapmadın, beni hayatının bir parçası olarak kabûl ettin, ben senin bazı parçalarını koparıp almıştım hâlbûki, gene de benden nefret etmedin. O yüzden şaşkındım biraz, kaç defa gitmeye niyetlenip hani katili kan çeker hesabı, gene geri döndüm ama merak etme, artık ikna oldum, yürümüyor bu ilişki, nefesini seninle bölüşmeyeceğim bundan böyle...''
Elindeki bardaktan bir yudum alırken ''doğrusunu istersen, seninle ilgili merak ettiğim hiçbir şey yok'' der kadın, ''tanıyorum seni, çünkü sen bana zararlı olan bütün düşünce ve davranışların toplamıydın. Seni kendi özümden, varlığımdan bizzat ben doğurup çıkarttım. Ama çok şükür ki; iş işten adamakıllı geçmeden ve gayet birden, bu derin uykudan uyandım. Sen de dahil, hiçbir şeyden ve hiçkimseden korkmamayı bu sayede başardım. Bu sebeple, şimdi söyle bana, borcum kaldı mı sana ve kaldıysa ne kadar? Zira seni serbest bırakıyorum, bunu nefret ve öfkeyle değil, sevgi ve şükranla yapıyorum üstelik. Sen olmasaydın bu kadar çabuk uyanamayabilirdim, farkındayım, biliyorum. Haydi son bir kez sarıl bana ve ayrılalım, git artık, seni bağışlıyorum, aşkımız buraya kadar...'' Bir hasta ile korkunç ve amansız olarak bilinen hastalığının kucaklaşıp vedalaşması şüphesiz ki öyle kolay anlatılmaz. Dışarıdan bakan biri birbirine dolanıp ayrılan renk sarmalları, tuhaf dumanlar ve ürkütücü gölgeler görür, zaten pek birşey anlamaz. Fotoğrafı çekilebilir belki, ancak neticesi net olmaz. Hani Şeyh Gâlib demiştir ya; ''su suyur, düşman uyur, hasta-i hicrân uyumaz'' Hastalığı ikinci bir ruh gibi sûretinden soyunup gittikten sonra uyumaz kadın, hastanenin duvarlarına sinmiş eski sesleri, nefesleri dinler. Yakazalar (*) uğrar gecesine, yan odalarda dermansız hastalar ıstırapla inler. Sabah olur, kalkıp alelacele giyinir, çantasını hazırlar, izin kağıdını imzalayıp dışarı atar kendini. Sağa-sola hiç bakmadan, son sürât gelir yaşadığı yere. Merdivenleri hızla çıkıp kapıyı açar, dışarıdaki kurşunî ağır hava içeri dalmadan atar evine yorgun ruhunu ve kurban niyetine kesilmiş bedenini, kapıyı hemen kapar. Nihayet kapının ardında kalır topluca ölüşlerin o kırmızı son nefesi ve parlayarak inen bıçağın kararlı keskinliği. Ve sokaklarda şimdi artık sadece ''kuzuların sessizliği''...

(*) Yakaza: Uyku ile uyanıklık arasında, zihnin şuurötesi tecrübelere açık olduğu hâl ve zaman parçası. Osmanlıca sözlüğe göre ''yakza'' uyanıklık, dikatte olma hâli...

Con el metro que midas, te mediran/ Başkalarını neyle ölçersen seni onla ölçerler...

Fazla gerilen çamaşır ipi bir süre öylece gergin kalır; dışarıdan bakıldığında ip durağandır ama aslında en fazla gerildiği noktadan kopmaya başlamıştır. Birkaç saniye sonra kopup iki parçaya ayrılacak, sonunda kopabilmiş olmanın, gerginlikten kurtulmanın verdiği rahatlıkla esnemiş, sünmüş olarak yerde sürünecektir. Siz muhtemelen ''daha da gergin olsun, iyice düz dursun, biraz daha gereyim, kaldırır canım'' diye diye asıldığınız ip sonunda koptuğu için bozulacak, belki de küfrü basacaksınız. Burada kızdığınız ip midir, yoksa kendinize mi küfretmektesiniz pek belli değildir. Söylene söylene iki sünmüş parça halinde yerde kıvrılan ipi alıp koptuğu yerden bağlamaya, sıkı sıkı düğümleyip yeniden eski haline getirmeye çalışırsınız ama bir türlü olmaz. Çünkü ip artık işe başladığınız noktadaki ip değildir, onu çamaşırları iyi kötü taşıyacak kadar onarsanız da çok geçmeden üzerine mandallanmış çamaşırlarla birlikte tekrar yerde bulacağınızı bilir, gene de düğümlemeye, bağlamaya uğraşırsınız...


İnsanoğlu böyledir; kendisinin göz göre göre sebep olduğu olumsuzluklar karşısında suçu üstlenmemek için binbir bahanesi vardır. Maddeye, mânâya, sebebe, sonuca ve akla gelebilecek başka herşeye suç yüklenir, küfür kıyamet gidilir, her türlü isyan edilir de daima sütten çıkma ak kaşık olan o çok kıymetli ''kendim'' ine toz kondurulmaz. Sözün özü; insan demokrasi ile yönetilmeyi ister istemesine de evvelâ kendisi demokrat bir varlık değildir, özgürlüğü yalnızca ''kendi özgürlüğü'', hakkı sadece ''kendi hakkı'' olarak algılayan, ucu kendisine dokunmadıkça etrafındaki haksızlıklara, yanlışlıklara, zorbalıklara ses çıkartmayan ve gerek şeklen, gerek fikren kendisinden farklı olana tahammül gösteremeyip dışlayan bir varlığa nasıl demokrat denebilir ki zaten?..

Hristiyanların tamamı misyoner, Kürtlerin hepsi terörist, Amerikan olan herkes adî emperyalist, bütün Musevîler tehlikeli siyonist, siyah giyen kim varsa satanist, başı örtülülerin hepsi gerici, atkuyruklu ve küpeli adamlar mutlaka entel, elde pankart yürüyenler besbelli bölücü, ibadetini aksatmayanlar tarikatçı, mürteci, içki içenlerin topu ateist, Nazım Hikmet'i sevenler kesin komunist, bütün Almanlar Nazi, Çeçenler savaşçı vahşî, on, onbir, oniki İtalya tilki, onüç, ondört, onbeş Ruslar kalleş... diye devam eden bir çocuk tekerlemesine bağlanabilir bu işin sonu. Bacak kadar çocukken öteki kızlarla ''lastik'' oynamak için toplaşıldığında, lastiği bacaklarına geçirip salak kale direği rolünü oynayacak iki kızla lastikler üzerinden zıplayarak marifetlerini ortaya dökecek ''esas kız''ın belirlenmesi için başparmak ağıza sokulup ''ooo'' dendikten sonra söylenen sayma tekerlemesini hâlâ hatırlıyorum işte. Bir çocuk tekerlemesi içinde bu tür nitelemeler niçin yer alır, ufacık bebeklerin ilk oyunu neden beş parmağını açtırıp ''bu kuşu tutmuş, bu pişirmiş, bu yemiş, bu da hani bana, hani bana demiiiiş'' sersemliği olur, sonra bu bebeler büyüyüp ellerinde sapanla kuş peşine düştüklerinde kim suçlanmalıdır, vaktiyle erkek çocuğunun eline oyuncak diye tabanca verenlerin şimdi düğün-dernekte havaya sıkılan kurşunlara hedef olup ölenler hakkındaki fikri acaba nedir, nedir, bisküi denince akla hâlâ niçin ısrarla Eti gelir, bize niçin kendi dinimizden olmayanlara ''Gâvur'' demek öğretilmiştir, çocuklar gözlük takan arkadaşlarına niye ''dörtgöz'' demekte, mezarlıktan niye korkmakta, bilgisayar oyunlarında en çok adam öldüren niye en fazla puanı almaktadır?.. Bu ''toptancılık'', bu ''kafadan yargılama sistemi'' henüz çocukluktan başlayarak damarlara zerkedildiğine ve devamı da daha sonra ek dozlar halinde verildiğine göre, emniyetteki sorgusunda çatır çatır kestiği adam için ''kâfir'' diyen mi asıl suçludur, bu mantığı beyinlere nakşeden mi, gidişin bu yana doğru olduğunu apaçık gördüğü halde hiç sesini çıkarmayan mı? Meselâ yani, öyle ortaya soruyorum...

Taraflar tarafından bilinçli olarak gerilen ip çatırdamaya başlamıştır, koptuğunda herkes kendi tutup çektiği tarafa doğru sırt üstü yuvarlanacak, olan ipe olacak, tarafların elinde ucu saçaklanmış olarak öylece duran kopuk uçlar artık bağlansa da bir halta yaramayacaktır. Kendi düşüncesinin ''en bi doğru'' olduğunu gerekçeleri ile savunmak başkadır, ''höyyyt lann, benim gibi düşünüp benim gibi yaşamıyorsan xtir git, ya bana benze, ya da defol!'' demek başka. Dayatmanın başladığı yerde demokrasi biter, meraklısı için açıklayalım; Yunanca ''demos'' halk anlamına gelir, ''kratos'' ise iktidar. Herkesin diline yerli yersiz pelesenk ettiği bu meşhur ''demokrasi'' kelimesinin kökü dışarıdadır yani, kaldı ki kavram zaten antik Yunan kökenlidir, sadece bir siyasî yönetim şeklini değil bir düşünce tarzını ve bir ahlâkı da niteleyen bu ''şey'' fena halde Türk ve de Müslüman olan bünyelerimizi mazallah bozmasındır? Bizler tarihi boyunca toplumundaki farklılık ve çeşitliliklerden beslenmiş bir ülkenin çocuklarıyızdır ama öyle çoksesli müzikleri falan hiç sevmeyiz, renklerimizi ve zevklerimizi tartıştırmayız ama aleminkileri tartışıp yargılamak ''bizim'' demokrasimizdir. Uysa da öyledir, uymasa da, yersen yani. Tencereye suyla birlikte konup ateşe oturtulan kurbağa misalî alttan yavaş yavaş ısındıkça gevşemek, oooh deyip yayılmak millî felsefemiz olmuştur da; suyun ısısı artıp kaynama noktasına yaklaştığında ''lan, lan, n'oluyo lan? Anasını satıym lan, nerde bu devlet, nerde bu millet lan, vatan, millet, Sakarya lan! Hepimiz Ermeni'yiz, hepimiz Polat Alemdar'ız, hepimiz elhamdülillâh Müslümanız, hepimiz Gassaraylıyız, re re re, ra ra ra, lan şaka maka haşlanıyoruz lannn!..'' diye boş yere tencereden sıçrayıp çıkmaya çabalamayı da ihmâl etmeyiz yani! Biz buyuzdur,biliriz ama birisi kalkıp bunu yüzümüze söylediğinde ''vayyy, vatan haini, bölücü, gerici, verici, şıracı, bozacı...'' diye üzerine çullanmak ta gene bize has bir demokratik tavırdır işte, ne denebilir?..

Şimdi artık kaçınılmaz olarak demokrasinin gerçekten anlaşılması gereken dönemece gelinmiştir. Farklılıklar ve çeşitliliklerden ''bireyci'' değil ''eşitlikçi'' bir armoni çıkarabilmek, sadece birileri için değil, herkes için ''hak ve özgürlük'' ortamı sağlayabilmek, kendisi gibi düşünüp yaşamayanı şu düşmanı, bu düşmanı ama mutlaka birşey ''düşman''ı olarak görmek ve göstermekten artık vazgeçerek bir uzlaşma zemini oluşturmak şart olmuştur. Bu becerilemedikçe ''demokrasi'' de becerilemeyecektir. Görmek istemediğiniz şeyler siz başınızı öte tarafa çevirdiğinizde yok olmaz; tabağınızdaki bifteğin arkasında korkunç, kanlı bir mezbaha ve canhıraş feryatlar, kırmızı ışıkta aracınıza para istemek için yaklaşan tinerci çocuğun gerisinde her tür insanî kavramın istismarı ama en çok ta sevginin ''yok''sunluğu, sokak kedilerini boğazından iple ağaca asıp çırpına çırpına ölmelerini seyreden manyağın gölgesinde çocukken çok sevdiği koyununun bir Kurban Bayramı'nda gözünün önünde boğazlanışı vardır meselâ. ''Halk'' dediğiniz topluluk içinde görmezden geldiğiniz ama öyle ya da böyle ''siz''inle birlikte yaşayan ''ötekiler''in, ''biz''inizin karşıtı olarak gördüğünüz ''onlar''ın da bir oy hakkı mevcuttur. Siz kabûl edin ya da etmeyin, ancak sizin gibi düşünmeyen, sizin gibi yaşamayan, sizden çok farklı olan bir sürü insanla birlikte ''toplum''sunuz, zaten belki de bu sebeple yalnızca bir ''sürü'' değilsiniz, tektip olmadığınız, farklı duruşlar sergilediğiniz için. Şimdiiiii; miting alanlarını dolduran coşkulu kalabalıklar görüntü olarak gerçekten çok etkileyicidir, buna kimse birşey diyemez ama bu sinerjinin seçim sandığına yansıyacak kısmı çok önemlidir. Asıl o zaman anlaşılacaktır miting meydanlarındaki tahminî kişi sayısı mı, yoksa ''geçerli oy'' sayısı mı doğruyu yansıtmaktadır, varsayalım sandıktan çıkan sonuç bu mahşerî kalabalıklarla aynı şeyi söylemedi, ''vay be, o kadar kişi mitinglere futbol maçı mantığı ile gitmiş meğer!..'' diyen birini ne hainliği ile suçlayacağız bu noktadan sonra? Gaza gelip unutmamak gerekir; halkın oyları ile iktidara gelip darbeyle devrilmiş, yargılandıktan sonra idam edilmiş, klasik bir ''aradan yıllar geçer'' altyazısı ile itibarları iade edilerek mezarlarından çıkarılan kemiklerine tören yapılmış, itibarları iade edilmiş halde (!) anıtmezarlara ikinci kere defnedilmiş siyasetçiler vardır bu ülkede. Hikâyenin ''Hatırla Sevgili'' demesi boşuna değildir, ulusal belleğimiz fena halde zayıftır netekim! Yani demem o ki; ip bir koparsa herkes fena kıçüstü oturacak artık, ona göre...

Espera que se acabe el circo para verle la cara a los payasos.
(Soytarıların yüzünü görmek için sirkin bitmesini beklemelisin.)
Kedi-köpekli fotoğraf sevgili Ahu Savan An'a aittir, teşekkürle...

Importante/ Önemli...


Yarın, Perşembe ve Cuma günü Levent-Metrocity'ye yolu düşenler bu afişlerin yer aldığı bir stand görecekler. HAYTAP'ın öncülüğünde gerçekleşen ve kurban bağışlarının LÖSEV'e yönlendirilmesini amaçlayan bu çalışma ile iki sivil toplum örgütü elele veriyor. Hayvanların yaşama haklarını savunan HAYTAP yani Hayvan Hakları Türkiye Aktif Güç Platformu bu kampanya ile sadece korunmasız hayvancıklara değil, tedavisi son derece pahalı bir hastalık olan lösemiye yakalanmış küçük kardeşlerimize de yardım eli uzatmayı amaçlıyor. Kurban kesip etini dağıtmak tarzında bir yardım olayı elbette değil, yardım bedelleri lösemili kardeşlerimizin ameliyat ve tedavi parası olacak. Yani bu bayram onlara kesilmiş hayvan eti ile değil, onlar için çok daha fazla hayatî önem taşıyan tedavî giderlerine katılarak yardım edebilecek isteyen kişiler...


Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri saat 13.00/19.00 arası bu standda bulunabilecek gönüllülere ihtiyaç var. Zaman az, bayrama sadece birkaç gün kaldı. İlgilenenler asenpolat@superonline.com mail adresinden HAYTAP hukuk danışmanı ve ''tüm canların avukatı'' sevgili Ahmet Kemal Şenpolat ile temasa geçebilir. Bu bayram farklı bir yardımda bulunup can almak yerine can bağışlamayı seçecek olanlara şimdiden teşekkür etmeliyiz. Ve tabii; İstanbul'da yaşayan ve işi-gücü müsait olan bütün sevgili dostlar; bu üç gün içinde gönüllü olarak orada bulunup iki sivil toplum örgütünün bu çok anlamlı dayanışmasına destek vermeliyiz. Oluk oluk kan akıtarak elde edilen kilolarca yağlı et mi, lösemili bir çocuğun&ailesinin şükran duası mı? Karar sizin...

(Düşündüm ki; Beypazarı izlenimleri bekleyebilir bir-iki gün daha, bu konu çok daha acil, daha ön sırada. İnşallah hedeflenen başarılır, bol şanslar LÖSEV'e ve HAYTAP'a...)


Çarşamba, Temmuz 10, 2013

Epilogo/ Sondeyiş...

Eşref Ziya Terzi bu kez ''Tırmık İzi'' için konuştu demiştik ve bazı başlıkları ''devamı sonra'' diyerek aktarmıştık, devam ediyoruz...

-Ben de bir ''imam hatip'' mezunuyum, İstanbul'luyum. Emrullah rolünü içselleştirmem bu yüzden fazla zor olmadı. Evet; oyunculuk eğitimi almış biri değilim ama senelerdir sahnedeyim. Sahnede olmanın elektriğine yabancı değildim, konser için halk önüne çıkmaktan farkı burada birini canlandırıyor olmak ve kamera önünde bulunmak. Çok zorlayıcı olmadı. Birkaç kez kaza tehlikesi atlattım, hâttâ bacağım ezildi, o gün çalışamadım ama işler genel olarak yolunda gitti. Ufak tefek aksilikler ekibin çalışma ritmini fazla etkilemedi.

- Bu yaz bir Anadolu turnesi yaptım, on yer dolaştık. Toplam 70 bin kişi izledi. Bu olağanüstü bir his. Müzisyenin başarısının albüm satışları ile ölçülmesini anlayamıyorum, En fazla 30 bin satan albüm ''patlamış'' oluyor. Daha popüler olayım diye kendi çizgimden uzaklaşamam doğrusu, zaten 300-500 bin satışı görmüş adamım. Yılda 40-50 konser veriyorum. Her şarkıma klip çekeyim diye zorlamam kendimi. Beni tanıyan tanıyor. Zaten bugüne kadar çektiğim klipler de çok sade ve iddiasızdır, yeter bana. Gene de klip çekmemi ve filmde oynamamı şiddetle eleştiren çok kişi oldu, onlar da beni ve tarzımı içselleştirmiş olanlardır, beğenene de, eleştirene de saygılıyım, yargılamam...

- Olmak istediğim ülkede ve yaşamak istediğim şehirdeyim. Birçok ülke dolaştım, İstanbul gibi bir kente rastlamış değilim daha. İstanbul'la aramda büyük bir aşk var, gün gelip bu aşkın biteceğini hiç sanmıyorum.Burası doğup büyüdüğüm kent, Emirgan'lıyım, halen oralardan uzaklaşamadım, İstinye'de yaşıyorum. Sanat çok özel bir konu, bağımsız olmayı gerektirir. Hiç ''artık tamam, ben oldum, bundan ötesi yok'' demedim, her zaman yapılabileceklerin daha iyisi vardır. Hedeflerim hep benden bir adım önde oldu. Öyle olmak zorunda çünkü, her sanatçıda olması gerektiği gibi. Ama bağımsız olmayı seviyorum. Asıl işim olan müzikte kadrajı belirleyen benim, bana kimse karışamaz. Sinemada durum pek te öyle değil. Gene de ''T.H.E İMAM'' severek yaptığım bir işti, ortaya çıkan yemek bana göre belki başta hedeflendiği kadar değil ama gene de lezzetliydi. Keyifli ve farklı bir çalışma oldu...

- Herkes niye ''T.H.E'' diye soruyor hâlâ, cevabı basit, film bir kompleks filmi aslında, ismi de bu nedenle bu şekilde seçildi, sadece ''İMAM'' olsaydı bu kompleks yansıtılamayabilirdi. Burada harfler arasında nokta oluşunun da saklı bir mânası var, Tarık, Hasan ve Emrullah isimlerinin, yani filmdeki üç erkek karakterin başharfleri bunlar. Seyirci bazı noktalarda düğümlendi, sözgelimi Emrullah ile motorsikleti arasında hobiden öte bir bağ vardı, niye motorsiklet kullandığını ve sonra onu niçin Hasan'a bırakıp gittiğini çoğu kişi anlayamadı. Tarık'ın arandığı sahne aşırı uzundu, yönetmene söyledik bunu ama montajda kısaltmamayı seçti, en çok bu bölüm eleştiri aldı. Bir sinema filmi çekilirken mutlaka birkaç farklı final tasarlanmalı bence, alternatif sonlar olmalı, en iyisine karar verilmeli. Ben filmi bu şekilde bitirmezdim. Bitecekse bari Emrullah'ın en yakın arkadaşının cenazesini yıkadığı sahne ile bitseydi. Muhtarın kızı ile bir yakınlaşma olmuştu, bu es geçilerek bitti film, en azından bir gözgöze gelme sahnesi falan olmalıydı. Motorsiklet Emrullah'a göre kimi gerçeklerden kaçmak içindi, Hasan'a göreyse sürmek için. Ben toprak yolda yürüyerek uzaklaşan bir Emrullah görüntüsü ile filmi bitirirdim sanıyorum. Bir tür ''yalnız kovboy'' olayı yani. Özellikle final havada kaldı...

- Oğlum Burak ayak izlerimi takip ediyor, gitar çalıyor ve hem filmde, hem de kliplerde oynadı. Ama bana sorulacak olursa asıl mesleği olarak bunları seçmesini istemem, başka bir işi, mesleği olsun, istiyorsa bunları da yapsın. Lâkin herkes kendi yolunu çiziyor yetenekleri doğrultusunda, seçimi böyle olursa fazlaca karşısında duramam. Ailem en önemli desteğim, işimin getirip götürdüklerini birlikte omuzluyoruz her zaman. Sanat insanın ailesi ile geçireceği zamanlardan çalıyor ne yazık ki, bencil birşey. Onlar da buna alıştı, sorun yaşamıyoruz bu konuda.

- Kendi şirketine sahip bir sanatçı olmanın avantajlarını elbette yaşıyorum. Çalıştığım ekibi ben seçiyorum. Başka sanatçılara da albüm yapıyoruz zaten, sadece kendi işlerimi yapmıyorum yani. Korsan bizim de büyük derdimiz, düpedüz hırsızlık, çok büyük bir kul hakkı! Bir sürü insanın emeği, ekmeği var bu yapılan işlerde, o kadar basit midir yani emeği, ekmeği çalmak? Türk sineması henüz sektörleşebilmiş değil, film yapmanın maliyeti çok yüksek. Fransız sineması, İtalyan sineması, İran, Hint ve Amerikan sinemaları gibi kendine özgü bir dili yok Türk sinemasının. Oysa sinemanın bir dili vardır, ayırdedici birşeydir bu. Yönetmen olarak Çağan Irmak'ın tarzını çok beğeniyorum. Cem Yılmaz'ı seviyorum, benim için çok ayrı bir yerde o. Beni Mahsun Kırmızıgül ve Çelik'e benzetiyorlarmış, olsa olsa onlar bana benziyordur, ben onlara değil:) Çünkü onlar daha yokken bu piyasada ben vardım. Arabesk yapıyor nitelemesi ''Ekşi Sözlük'' ağzıdır, yorumdur, saygılıyım ama buna katılmıyorum. Yaptığım müzik arabesk değil...
- ''İmam hatip''li olduğu için zenci muamelesi gören çok insan var, evet. Sadece bunu ele alan bir film de yapılabilir, sakıncası yok. Ama ''T.H.E İMAM''ı tek başına bu konuya ilişkin bir film olarak değerlendirmek yanlıştır. Filmin asıl amacını saptırır. Türkiye'de bir ''merkez'' var, bu şey tanımsız. Adama ''nerede oturuyorsun'' diye soruyorsun, ''Etiler'in arkasında'' diyor, aslında oturduğu yer Armutlu. Böyle söyleyerek bu ''merkez'' dediğimiz şeye yakın bir duruş sergilediğini, durumunu meşrulaştırdığını düşünüyor. Toplumsal açıdan bu ''merkez'' kabûl edilen şeye yakın ya da uzak olmak bir ölçü çünkü. İsmi Emrullah olan bir adamın kendini Emre olarak tanıtması da bunun uzantısı işte. Saklanan, gizlenen çok insan var böyle, gerçek kimlikleri ve geçmişleri ile ortaya çıkarlarsa merkezden uzak düşeceklerini sanıyor, bundan çekiniyorlar. Konu sadece ''imam hatip'' konusu değil yani, bu yüzden değil...
Söyleşimizi bitirirken bol bol da güldük Eşref Ziya Terzi ile, filmde çapkın iş arkadaşının acilen gelmesini istediği telefonu üzerine ''gelemem şimdi, piliç ayıklıyorum oğlum'' şeklindeki repliği aslında argo diliyle bir zamparalığı ifade ediyordu, restoranda genç ve güzel bir hanımla yemek yeyip içki içerken yarıda kesip hiçbir yere gidemeyeceğini söylüyordu çapkın arkadaş. Bakınız:

''piliç ayıklamak konusunda destan yazmış,efsane olma kapasitesine sahip yapım
*:--- spoiler ----abi bu akşamlık piliç ayıklamayıver de hastaneye gel
-olmaz koçum bu pilici ayıklamam gerekiyor bu akşam
-abi bir aylık pilicini ayıklama bu akşam ya
-olm ne zamandır bu pilici ayıklamayı bekliyordum
-abi daha sonra ayıklarsın o pilici
-bu akşam ayıklayamazsam bi daha ayıklayamam ben bu pilici
-abi sen de bi gün piliç ayıklamasan olmuyo sanki
-olmaz tabi olm sana da bulalım bi pilç sen de ayıkla...
--- spoiler ---(bkz: eeeh eytere bea)
(sea witch, 16.11.2005 03:13 ~ 25.12.2005 19:14)''


Bu bölümün ''Ekşi Sözlük'' teki bu yorumuna çok güldük birlikte, ''haklı bir eleştiri'' diyerek yazanın hakkını teslim etti Eşref Ziya ama biz gene de gülmekten kendimizi alamadık işte:) Teşekkür edip vedalaştıktan sonra giriş kapısına indiğimde bu küçük sarı bebeciği gördüm. Sütlü ekmeğini iştahla yiyordu, orada bakılıyormuş, geceleri bekleme salonundaki koltuklarda uyuyor ve kocaman saksıların dibini eşerek tuvalet ihtiyacını gideriyormuş. ''Kızmıyor mu kimse buna'' diye sordum kapıdaki sekreter kızcağıza, ''yoo'' diye cevap verdi, ''o kimsesiz bir ufaklık, burada bakıyoruz, halinden çok memnun, baksanıza...'' İçim ısındı tabii, her türlü ortak varoluş kaygısının karşısına çıkan ''biz'', ''onlar'', ''şunlar'', ''bunlar'', ''ötekiler'' vaziyetini bir defa daha düşündüm, bir defa daha çok gereksiz ve anlamsız geldi bana...

Kocaman akvaryumdaki tropik balıklara da selâm verdim elbette. Camı tırnağımla tıktıkladığımda oraya toplaşıp merakla bana baktılar. Sonra gördüler ki önemli bir durum yok, acaip bir kadın burnunu cama dayamış ''höy löy löy löy'' falan diyor, sükûn içinde yüzgeç vurmaya devam ettiler kendilerine ait dünyada. Kediciğin karnı adamakıllı doymuş, koltuklardan birine çıkıp kurulmuştu bu arada. E benim için de artık gitme zamanıydı, hem öyle böyle değil, ardımda İstanbul'u bırakacaktım ne de olsa. ''Teşekkürler, iyi akşamlar'' dedim orada kim ve ne varsa, ayırmadım, yargılamadım, sınırlamadım, bunun benim haddim olmadığını bilerek kapıyı çekip çıktım hülasa...
(Eşref Ziya Terzi ve Marmara FM çalışanlarına selâm ve şükranla...)

Denso/ Yoğun...

Önce; Çarşamba gecesi bir araya geldik ve eğlendik. Çünkü senelerdir TRT İstanbul Radyosu'nda birlikte çalıştığım sevgili arkadaşlarım hem sağlıkla geri dönüşümü kutlamak, hem de beni İstanbul'dan Ankara'ya ağlaya sızlaya değil, güle oynaya uğurlamak istediler. Hepsine bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum, onları çok seviyorum. Hem; biz ayrılmıyoruz ki, her zaman beraberiz...
Sonra; O'nu andık. Biliyorduk ki O ağlayarak, üzülerek değil anlaşılarak, düşüncelerinin farkında olarak anılmayı isterdi. Bu anmaya kimi zaman hüzünlü, kimi zaman oynak Rumeli türkülerinin eşlik etmesine kızmazdı. Çünkü O evvelâ insandı, öfkeleri, sevinçleri, aşkları, yanlışları, doğruları, inatları, hırçınlıkları, zaafları vardı, elbette olacaktı, olmuştu. O güzel kafasının içindeki fikirlerin, sonradan bütün dünyanın -hâttâ zamanında düşmanları olarak savaşmış olduğu devlet başkanları ve komutanların bile- övüp hakkını teslim ettiği müthiş öngörüsünün aradan geçen bunca uzun yıla rağmen taptaze ve güncel kalabilmiş olmasıydı asıl saygı duruşunu hak eden kavram. Dünya kaç tane böyle adam görmüştü ki? Ayağa kalkıp beş yaşımızdaki anaokulu önlüğümüzün altında küt küt atan ufak yüreğimizi, avucumuzda sımsıkı tutulmaktan terleyen kasımpatı saplarını, minicik askerler olarak büstü başında tuttuğumuz 10 Kasım nöbetlerini hatırlayarak ve elimizde olmadan direği sızım sızım sızlayan burunlarımızı çekerek birkaç dakika sessizce, sadece O'nu düşünerek siren seslerini dinlemek çok muydu yani? Ben yeşil-beyaz çubuklu buruşuk pijamam ve yıkanmamış yüzümle ellerim iki yana yapışık ve duygularım gene karmakarışık saygı duruşundayken kedi çocuklar da sıraya dizilip öylece beklediler, siren sesleri sona erip saat dokuzu on geçene kadar hayata beş dakika ara verdik. Hiç görmedik O'nu ama ne çok özledik...
Sonra; aldım telefonu elime, çevirdim numarayı, açtı. ''Hani söz vermiştin ya ameliyatımdan önce'' dedim, ''konuşacaktık''. ''Sözüm söz'' dedi, ''gel de konuşalım hadi...''
Kalkıp gittim tabii, Çamlıca sırtlarında muhteşem manzaralı bürosunda oturup didik didik ettik birçok şeyi. Şöyle ki:
- Eğer %1'lik bir tereddüdüm olsaydı ben ''T.H.E İMAM''daki Emrullah rolünü oynamayı kabûl etmezdim. Bu işe soyunduğumda asla arkama bakmayacağıma dair kendime söz verdim. Çok eleştirileceğimi ta başından biliyordum zaten. Ama bu eleştiriler içinde gerçekten çok güldüklerim de oldu lâf aramızda:) Bu ''pardon''u olan bir konu değildi, farkındaydım. Nitekim; daha film vizyona girmeden evvel tüm namlular üzerime çevrilmişti, buna hiç şaşmadım. Hâlbuki filmin yönetmeni de ben değildim, senaristi de, ben yalnızca Emrullah rolündeki adamdım, kaldı ki filmde benden başka bir sürü oyuncu vardı...
- Bu filmi Sinan Çetin yönetseydi çok daha sert bir film çıkacaktı ortaya. Beş-altı kere toplantı yaptık, çok heyecanlandığı bir projeydi ama senaryo konusunda anlaşamadık onunla. Niyetimiz onun istediği kadar sert bir film yapmak değildi, bu sebeple yollarımız ayrıldı. Filmi o yönetseydi gene ben başrol oynar mıydım? Sanmıyorum, belki...
- Bu bir dinî film değildi, bir ''imam hatipli'' filmi hiç değildi ama herkes konuyu böyle anlamayı seçti. Bu kendisi ile ilgili gerçekleri gizleyen, gizleme gereği duyan, saklanan herkesin filmi olmalıydı oysa. Olamadı. Elbette mükemmel bir film değildi ama o kadar yerden yere vurulacak bir film de değildi, daha kötü o kadar çok film var ki, herkes eleştirmeye baştan hazırdı zaten, öyle de oldu...
- Ramazan'da vizyona girmek önemli bir teknik hataydı, bu filmin gişe başarısını etkiledi. Hikâye iyiydi, senaryo sağlamdı ama bazı şeyler seyirciye yeterince anlatılamadı. Ben olsam filmi böyle bitirmezdim, zaten bizim filmimizin ne başı, ne de sonu öyle değildi. Fazla uzatılan sahneler sebebiyle seyirci çoğu yerde filmden koptu. Eleştirilerin haklı olan tarafları tabii ki var ama yönetmene bir yere kadar karışabilirsiniz, daha fazlası olmaz. Devam filmi çekilecek, hâttâ bir televizyon filmi ya da dizi olarak düşünülüyor. Hikâye buna müsait. Ama ben önce müzisyenim, asıl işim bu ve her zaman da öyle olacak. Protest ya da arabesk müzik yaptığımı kabûl etmiyorum, benim müziğimde arabesk tını yok. Herkesin karşı çıktığı şeyler olduğu gibi benim de var ama sadece birşeylere karşı çıkmış olmak için müzik yapmıyorum. Bu benim kendimi ifade etme biçimim, belli bir kesimin sanatçısı değilim, mesajımı şişenin içine koyup denize bırakıyorum, kim bulup okursa artık...
- 15 senelik müzik hayatımda sadece iki klip çektim. Popüler olayım, herkes beni tanısın diye bir derdim yok. Konserlerim zaten doluyor, birçok albüm yaptım. Hobisi motor olan bir adam olmadım hiç ama bu motor bana yapıştı, yakamı bırakmıyor. Satayım dedim, satamadım da:) Arada binip dolaşıyorum. Filmde saçlarım kaynaktı, o da bir etikete dönüştü ama şimdi kestim. Ben Emrullah ya da Emre değil, Eşref Ziya Terzi'yim, bunun anlaşılmasını istiyorum. 23-24 yaşlarında olsaydım bu rolün getirdiği şöhret hayatımı belki sarsabilirdi ama 37 yaşında, evli ve üç çocuklu bir adamım, düzgün bir aile hayatım var, bundan da çok memnunum, ötesini niye isteyeyim ki?.. falan dedi, daha da birçok şey söyledi ama hepsini niye şimdi yazayım? Bırakın da ''azzzzz sonraaa'' diyerek işimin keyfini çıkarayım:)
Çıkarken filmin dev afişinin önünde duran meşhur YAMAHA'nın hatırını sordum. Doğrusu bana birkaç numara büyük birşeydi:) Ona atlayıp peşine düşecek herhangi birşeyim ya da ''T.H.E İMAMİYE'' adlı aynı filmin hatun kişi versiyonunu oluşturup rol almak gibi bir niyetim de yoktu, küçük bir hatıra fotoğrafı için izin istedim sadece bu siyah ve büyük şeyden. Eşref Ziya röportajını ameliyatımdan evvel plânlamıştım, İstanbul'dan ayrılmadan önce de yaptım işte, konu bu. ''T.H.E İMAM''ı hâlâ izlememiş olanlara izlemek için biraz zaman vereyim, kısa süre içinde röportajı yayınlayacağım. Serin İstanbul akşamına çıktığımda, ellerim cebimde bir süre yürüdüm, bir de baktım ki ''len mıhtaaar, naasssın'' diye diye Üsküdar'ı bulmuşum:) Sırtımdaki kocaman çantadan mıdır, kafamın içinde dönüp duran tilkisel yoğunluktan mı artık bilemeyeceğim, omuzlarım ağrıdı birden. İstanbul'a öyle sessiz sedasız bir veda da yakışmazdı ya, kalabalık ve yoğun elvedalar uçuşuyor havada, deniz ise nicedir mûtedil dalgalı zaten. Bunca yoğunluğa rağmen...

Perşembe, Kasım 15, 2012

El encanto/ Cazibe...


Kaldığım evde internet bağlantısı sorunu ancak bu akşama doğru çözüldüğünden şimdi yazabiliyorum. Kaldı ki; son dört gündür yukarıda resmi görülen adamın eserlerinin cazibesine kapılmış şekilde, Barcelona kazan-ben kepçe dolaşıp duruyorum. Hava da fena sıcak üstelik ama cezbe halindeyim dedim ya, buna pek aldırmıyorum...


Catalunya'nın yetiştirdiği en önemli mimarlardan olan Antoni Gaudi'den tekrar ve uzun uzun bahsetmek istemiyorum. Sadece; onun parmağının ve yeteneğinin dokunmuş olduğu herşeyin diğerlerinden farklı bir hale büründüğünü, renk, biçim, kıvrım, üslûp, malzeme ve daha pekçok mimarî unsur bakımından sınırları zorladığını, alışılmış kalıpları yıkarak altından bambaşka bir hayâl dünyası çıkarttığını söylemekle yetiniyorum. Zaten yukarıdaki fotoğrafa baktığınızda bunu siz de kolayca anlayacaksınız. Bir etraftaki bildik apartmanlara bakın, bir de Gaudi'nin 1883-1888 arasında inşa ettiği yazlık konut Casa Vicenz'e, fark tabak gibi ortada, değil mi ya?..


Gaudi tabiata aşık bir adam, en büyük ilhamlarını daima tabiattan almış. Dolayısı ile düz ve sert çizgilerden hoşlanmaması ile tanınıyor, yuvarlak hatlar,kıvrımlar, dalgalar, bitki ve hayvan formlarını eserlerinde muhakkak kullandığı görülüyor. Barcelona'nın yüksek semtlerinden birinde yer alan ve kendisi tarafından tasarlanan Parca Güell'de (Güell Park) bulunan bu yapı da gene onun tipik üslûbunu taşıyor...


Ve işte yeniden buluşmak; oldukça heyecan vericiydi tabii... ''La Sagrada Familia'' istasyonunda metrodan inip merdivenlerden çıkarsınız, o muhteşem heybeti ile birden dikiliverir karşınıza, bir müddet yerinize çiviler sizi. 19.yüzyılın sonlarında (1882) inşasına başlanan La Sagrada Familia katedrali mimarı Gaudi'nin vefatı ile tamamlanamadan öylece kalınca inanılmaz bir şöhrete kavuşmuş. Aradan geçen bunca yıla ve devreye giren pekçok mimara/sanatçıya rağmen halen de tamamlanabilmiş değil. Belki de dünyanın her tarafından milyonlarca insanı kendisine çekmesindeki sır budur, bu tuhaf cazibeye kapılan pekçok kişi Barcelona'ya akın ediyor. Yani bu şehir halen 1926 Temmuz'unda talihsiz bir şekilde ölen büyük mimarın imzası ile müthiş bir gelir kazanıyor. Barcelona bugün de dört tarafında eserleri olan Gaudi ile nefes alıyor...


Yazıcı-gezici kadın ise ''şimdilik bu kadar'' diyerek okuyuculara Catalunya ülkesinin başkentinden selâm yolluyor...


Cumartesi, Ağustos 22, 2009

İlk ve son...

Nihayet sona geldik işte... Tırmık İzi'nde artık sadece kitapta yer almayan bazı seçilmiş yazılar var. Yeni blogda elbette devam ediyor başka hikâyeler, başka yazılar... http://www.uygunsuzvaziyet.blogspot.com/ adresinde her zaman birlikte olmak dileğiyle, bugüne kadar Tırmık İzi'ne gösterilen ilgiye sonsuz teşekkürle...

Ek ve de dip: Tırmık İzi kitabına ulaşmak isteyenler, ''arıyoruz ama bulamıyoruz'' diyenler; internetteki hemen her kitap sitesinde satışı var, üstelik internet siparişlerinde fiyatı daha uygun. Bilginiz ve ilginiz olsun:) Sağolun...