Cumartesi, Ağustos 22, 2009
İlk ve son...
Ek ve de dip: Tırmık İzi kitabına ulaşmak isteyenler, ''arıyoruz ama bulamıyoruz'' diyenler; internetteki hemen her kitap sitesinde satışı var, üstelik internet siparişlerinde fiyatı daha uygun. Bilginiz ve ilginiz olsun:) Sağolun...
Pazar, Mart 16, 2008
Dedicar/ İthaf etmek...
Amelia'nın bu fotoğrafının bulunduğu kutuda başka sepya fotoğraflar da var; birbiri ile alâkasız, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde çekilmiş, ama genellikle 1930'lu tarihler taşıyan fotoğraflar bunlar. Kutunun başında eşelenirken özellikle üzerine ya da arkasına elyazısı ile notlar düşülmüş olanlarını seçip ayırıyorum. Kenarda köşede kalmış bir eskici dükkânının önüne açılmış sergide, kimsenin dikkatini çekmeyen tozlu fotoğraf kutusuna bu denli ilgi gösterişim dükkân sahibini hayli şaşırtıyor. Sorduğunda başımı kaldırıp ''ben bir masalcıyım'' diyorum, ''çok uzaklardan geldim, burada kendime yeni masallar arıyorum''... ''Fàbula *? Hmmmm...'' diyor yaşlı adam, kafasında bu durumda fotoğrafların bedelini birkaç kademe yükselteceğini belirtir bir bulut dolaşıyor. Ama yere diz çöküp hüzün ve saadet arasında gidip gelen duygularla fotoğrafları ayıran gezgin ve de masalcı kadına baktığında kendi düşüncelerini ''boşveeeer'' gibi bir el hareketi ile dağıtıyor, ''seç istediğini'' diyor, ''kaç tane alırsan bir tane de benden sana hediye''... Gülümsüyorum, sepya fotoğraflardaki farklı sûretler de gülümsüyor benimle birlikte. ''Güzel Amelia'' diye fısıldıyor içimdeki masalcı, ''hikâyen nerede başladı, nerede bitti bunu bilemem ama seni daha fazla bu tozlu kutuda bekletemem, o tatlı arkadaşın, belki sevgilin seni terketmiş olabilir, lâkin kaderlerimiz kesişti bir kere, artık ben seni terkedemem''... Zarif elbisesinin kıvrımları usulca dalgalanıyor, küpeleri sallanıyor sanki, sanırım bunu sadece ben farkediyorum. Bedelini ödeyip kendi masalıma kattığım fotoğraflarla dükkândan ayrılırken gözlerimi kamaştıran Madrid güneşini Amelia'ya ithaf ediyorum... Gökten düşen üç elmadan birini yere değmeden yakalıyorum...
(Amelia'nın bileğindeki saat hangi yitik zamanı gösteriyor, seçebilen var mı? Benim gözler happı yuttu da, artık yakını hiç göremiyorum!.. Ayrıca fotoğraf arkası notun çevirisinde bana çok uzaklardan yardım eden sevgili Hakan Gürsel'e de içtenlikle teşekkür ediyorum...)
* Cariño: Sevgi, aşk...
* Fàbula: Masal...
Salı, Mart 11, 2008
Salida de Emergencia/ Acil Çıkış Kapısı...
Almudena Katedrali içindeki şapellerden birinde çıkıverdi karşıma. Dini bütün katolikler için böyle büyük dinî merkezlerde aile mezarlığı sahibi olmak başka bir anlam taşır. Benzerleri Roma'da da vardır. Ailelerin isimleri yazılı demir parmaklıklar ardında bir sunak, aile fertlerinin arada gelip ölmüşlerine dua etmeleri için kırmızı kadife kaplı sıralar, çiçekleri sık sık değiştirilen vazolar ve üstüste dizili mermer mezarların bulunduğu ''capella/şapel'' denilen bu bölümlere her zaman girilmez. Parmaklıklar genellikle kilitli olur, dışarıdan bakarsınız. Ben dün oflaya puflaya bulunduğu tepeciğe tırmanıp katedrale girdiğimde ortalıkta benden başka kimse yoktu, öyle ki lâmbalar bile sönüktü. Meğer burası da restorasyon geçirmekteymiş, başımı yukarı kaldırıp muhteşem kubbeye baktığımda kurulu iskeleleri görünce farkına vardım. Yani koca katedral içinde bir ben, bir de tepede çalışan işçiler. Eh, bana ne, ben gezmeme bakarım. Onlarca şapel vardı katedralin içinde, ayrıca yürüdüğüm zemin de baştan sona üzeri yazılı, mermer plâkaların altında sonsuz uykularını uyuyanların mezarlarıydı. Mecburen bunlara basılıyor tabii, çünkü bütün zemin mezarlık gibi. Karanlık ve soğuk katedralin koridorlarında ayak seslerim yankılanıyordu. Neden sonra farkettim ki, bir aile mezarlığının parmaklığı hafif aralık, itip girdim ama içerisi çok karanlık. Duvar boyunca sıralı mezarlar üzerindeki isimleri bile tam seçemiyorum. Neredeyse bütün sülale buraya defnedilmiş, bazıları üstüste gömülmüş olmalı ki, aynı mezar kapağında birden fazla isim ve farklı vefat tarihleri var. Yakılıp külleri mermer odacıklara konmuş olanlar ayrı, bu aile herhalde Madrid'in köklü ailelerinden olmalı. Derken...
Kütedenek çarptım birşeye, elimle yokladığımda cam olduğunu farkettim. İş fotoğraf makinemin flaşına düştü mecburen, flaş çakınca bir de baktım ki meğer hiç istemeden cam muhafaza içinde yatan Hz.İsa'yı rahatsız etmişim! Kendisine çektirilen acılara soylu bir inançla tahammül eden ve gerildiği çarmıhta ölen büyük peygamberi dua ile selâmladım. (Bu tasvirin bir eşi İstanbul St.Antoine Kilisesi'nde görülebilir, bunu şimdi hatırladım) Daha sonra uzun müddettir kimsenin uğramadığı belli olan dua sıralarına oturdum, kubbede çınlayan rüzgârın ıslığını ve çoktan ölüp gitmiş olanların derin sessizliğini dinledim. Uzun uzun, içtenlikle dua ettim...
İspanyolların bu hayvanlarla derdi nedir, hiç bilemedim. Hem sembol olarak kullanır ve değer verirler, hem de arenalarda güreşip sonunda öldürürler! ''Toro'' dendi mi İspanya'da akan sular durur, hani denebilir ki bu memleket biraz da boğalardan sorulur. Burada da bir caddeye vermiş işte adını, bu yaman çelişki hep şaşırtmıştır benim gibi İspanyolları pek seven bir kadını?!!..Santa Maria Real de La Almudena'nın en yüksek kubbesi üzerindeki rûzgâr gülüne takıldı gözüm, işaret ettiği tarafa dönüp baktım, aaa, o da ne, yönü Ankara'yı gösteriyordu? Ne yani, şimdi ne var-ne yok toplayıp geri dönmek mi gerekiyordu? E hani bu muzip rûzgâr dün bu taraftan esmiyordu? Bulunduğum yerden zıplayıp üflesem acaba yönü değişir miydi, hani denesem diyordum, Madrid bana ''hadi bakalım, evli evine, köylü köyüne'' demekten acaba vazgeçer miydi? Denedim de nitekim; ama rûzgârın sert nefesi benim üfürüğümle alay eder gibi yüzümü yalayıp geçti, Madrid bana ''kal'' demedi yani, sanıyorum ''ait olduğun yere dönmelisin'' demeyi seçti. Yaaa, işte böyle sevgili dostlar, ne de olsa sayılı gün, su gibi akıp geçti. Ama güzeldi, çok güzeldi. Yabancı bir memleketin başkentinde yaşadığım bu birkaç günlük yalnızlık bana gerçekten çok iyi geldi. Şimdi artık ''acil çıkış kapısı''nı kullanarak memlekete dönme vakti. Recordami Madrid, belki gene gelirim, sakın unutma beni...
Pazartesi, Mart 10, 2008
El Hallazgo/ Buluş...
Kendimi suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda elinde hamam tası, belinde peştemal ile (bu bizim ifademiz tabii, bana göre anadan üryan fırlamıştır adam o sevinçle) sokağa fırlayan ve ''evreka, evreka!/ buldum, buldum!'' diye haykıran ünlü bilgin Arşimet gibi hissetmemden daha tabii ne olabilir ki? Buz gibi bir Madrid öğle üzerinde, öylesine ruhumu gezdirirken çıkıverdi karşıma, gözlerime inanamadım! Derhal ''Viva la Vida'' isimli bu organik market ve vejetaryen büfeye daldım, dükkândakileri içimden yükselen coşkulu bir aşkla selâmladım...
Burası hem tamamen organik şekilde üretilmiş vejetaryen ve vegan gıdaların satıldığı bir market, hem de çok şirin bir restoran. Mekânın tasarımı ve döşenmesinde de çevreyle dost malzemeler kullanılmış, ayrıca bütün atıklar türlerine göre titizlikle ayrıştırılıyor. Duvarların boyası bile organikmiş, genellikle verniksiz, düz ahşap malzeme ve hasır kullanılmış. İki ayrı bölüm var restoran kısmında, sıcak ve soğuk yiyecekler self servis usûlü ile müşteriye sunuluyor. Birkaç çeşit hafif tatlı da yemeğe nokta koymak üzere en son bölümde bekliyor. Bu dükkânda hiçbir yemeğe beyaz un, beyaz şeker ve rafine edilmiş tuz konmuyor...
Genellikle taze sebzeler ve tahıllar kullanılarak hazırlanmış yemekler, salatalar çeşitli soslarla tatlandırılarak yeniyor. Vejetaryen ve veganların temel gıdası olan soya fasulyesi filizinden tofusuna, sosundan sütüne kadar hemen her yemeğin baş misafiri oluyor. Nohut, mercimek, bulgur, kuskus, bol kepekli makarna ve esmer pirinç de eksik değil elbette, isteyen istediğinden istediği kadar yiyor...
Hepsinden tatmak istesem de midemin belli bir kapasitesi var, bu yüzden seçmece usûlü ile tabağımı dolduruyorum. Bir başka önemli husus da şu ki; burada porselen ya da seramik servis tabağı, madenî çatal, kaşık, bıçak, cam bardak vb. kullanılmıyor çünkü bunları defalarca yıkamak için su+deterjan+elektrik enerjisi vs. gerekiyor, her türlü yağ çözücü deterjanın da mutlaka fosfat içerdiği biliniyor. Dönüştürülmüş kartondan yapılmış bölmeli servis tabakları, aynı malzemeden bardaklar, çok ince tahtadan mamûl kaşık, çatal ve bıçaklar servis bölümünde hazır bekliyor. Peçeteler de dönüştürülmüş kağıttan, hiçbirinde boya, süs-püs yok, hepsi aynı saman rengi. Hayatımda ilk kez yediğim kızartılmış yuka gövdesine bayılıyorum, patatese beş basan bir lezzeti var. Kalın dilimlenmiş mantarın özel bir sosla pişirildiği yemek ise en etsever kişiyi bile tatmin edecek tada sahip gerçekten, yemeklerde sadece organik zeytinyağı kullanıldığını söylemeye gerek var mı? Çeşitli baharatlar, karabiber değirmenleri ve doğal deniz tuzu isteğe bağlı olarak servis büfesinde yerini almış. Taze sebze ve meyve suları, birbirinden değişik sağlıklı içecekler arasından seçim yapabiliyorsunuz. Boyalı, gazlı, kolalı hiçbir içeceğe rastlamak mümkün değil burada. Ekmekleri de kendi özel üretimleriymiş, tahıllı, kepekli, cevizli vb. bir sürü ekmek çeşidi var. ''Viva la Vida''da seçip aldığınız yiyecekler tabakla beraber tartılıyor, 100 gramı 1.80 eurodan satılıyor. Sahipleri İngilizce bilen nadir İspanyollardan olduğu için aramızdaki muhabbet giderek koyulaşıyor, dükkânda feng-shui kaidelerini uyguladıklarını ve düzenli olarak yoga yaptıklarını öğreniyorum. Mekânın giriş kapısındaki tas içinde yer alan doğal kristal taş enerji akışını düzenliyormuş, renkler ve müzik de zaten buna göre seçilmiş. Satın aldığım birkaç kutu bitki çayı dönüşümlü kese kağıdının içine konup bana veriliyor. Bu dükkâna plastiğin hiçbir çeşidi giremiyor. Varlığıma sevgiyle kattığım, kâinatla uyumlu leziz yiyeceklerle karnım doymuş olarak güleryüzlü dükkân sahiplerine veda edip çıkıyorum. Soğuk Madrid havası çarpıyor yüzüme ama hiç aldırmıyorum, karşıdaki parkta köpeklerini gezdiren çok yaşlı İspanyol teyzelere sevinçle gülümseyip yüreğimin taaa içinden ''evet yâhû, bu durumda viva la vida * gerçekten!'' diyorum:)* Viva la Vida! /Yaşasın Hayat!..
Pazar, Mart 09, 2008
El Acertijo/ Bilmece...
Madrid'deki otelimin az sayıdaki tek kişilik odalarından birinde kaldığımı, Avrupa kentlerindeki otellerin tek kişilik odalarının genellikle ortalama bir banyo büyüklüğünde olduğunu ve asla otelin ön cephesine bakmadığını, buna rağmen penceremdeki sardunyalar ve pencerenin açıldığı ufak avludaki çini havuzumla hayatımdan gayet memnun olduğumu, sabahları ilk olarak sardunyalara ''buenos dias'' dediğimi ve onları suladığımı, gene de bu pencereden içeri atlayan bir kediyi düşleyerek hüzünlendiğimi,
Kalmakta olduğum ''Hotel Puerta de Toledo''nun bu fotoğrafta, arka plânda görülen otel olduğunu, üç yıldızlı ortalama bir otel olmasına rağmen son derece temiz, sessiz ve 2004 çevre ödülünün sahibi olduğunu, arada duyulan siren seslerinin kaynağını merak ettiğimde otelin tam karşısındaki itfaiye merkezini neden sonra farkettiğimi, ayrıca etrafı keşfetmek üzere çıktığım şavullama yürüyüşlerden birinde ''vay be, ne güzel bina, adamlar ne harika yerlerde oturuyor kardeşim!'' dediğim ve konut zannettiğim binanın aslında bir hastane olduğunu sonradan anladığımı, hastanelerle aramda öteden beri hastalıklı bir sevgi bağı (!) olduğunu böylece bir kez daha kavradığımı,
Kaldığım ''Puerta de Toledo'' bölgesinin ''Toledo Kapısı'' anlamına geldiğini ve şehrin birkaç eski kapısından biri olup adını da aha bu eski yapıdan/kapıdan almış olduğunu, özellikle geceleri muhteşem göründüğünü, çektiğim bu fotoğrafı benim bile beğendiğimi,
Dinî yapılara her zaman meraklı olduğumdan etraftaki bütün katedral, kilise ve benzeri yerleri tek tek ziyaret ettiğimi, bu geceki keşfimde bulduğum ve şu anda restorasyon geçirmekte olan '' San Francisco el Grande'' bazilikasının henüz çiçeğe durmuş badem ağaçları arasından karşıma çıkıp bu hoş ışıklandırmasıyla beni büyülediğini, üstelik bir de gökyüzünde incecik yeniay bulunduğunu, biraz sert havaya rağmen bahçesinde dikilip aval aval, dakikalarca bu görüntüyü seyrettiğimi,
Ülkemizin başkentinin sembolü bu olsaydı eğer, kopacak dangalakça cayırtıları, çıkartılacak rezillikleri, küfür-kıyameti hayâl edebiliyor musunuz? İşte adam olmak böyle birşey; tabiata, tarihe, geleneğe ve yaradılışın tümüne saygıyı koruyabilmek yani, bin yıllık Eti güneş kursunu kaldırıp, yerine saçma-sapan, ne idüğü belirsiz bir sembol koymakla olmuyor bu iş bayanlar-baylar, daha kaç fırın dolusu ekmek yemek lâzım, bırakalım artık onu da başkaları düşünsün! Bak sinirim oynadı gene durup dururken, bu kadar yeter, yatıyorum ben!..
Saludo de Madrid/ Madrid'den selâm...
Şu anda İspanya televizyonunda Eurovision 2008 seçmeleri yapılıyor, yarışmayı bunca sene kendisini buzlukta saklamış gibi görünen Rafaella Carra sunuyor. Kadın hâlâ filinta gibi kardeşim, insan sinir oluyor! Şarkılarda iş yok, vaziyet bizimkinden de beter görünüyor! Sadece yirmilik çıtır bir delikanlının grubuyla söylediği ''Uno Ole'' isimli şarkı sanki biraz umut vadediyor. Madrid'de hava mevsim normallerinde, ne pişiliyor, ne üşünüyor. Durum vaziyeti bundan ibaret şimdilik, memlekete bir saat geriden bolca selâm yollanıyor. Haaa, bir de; dünyanın neresinde olunursa olunsun farketmiyor, önce kedi çocuklar özleniyor...
Perşembe, Mart 06, 2008
Volver/ Dönmek...
Pazar, Mart 02, 2008
Excelente/ Âlâ...
Daha evvel onu yazdığımda mevsim sonbahardı, ''nefesi sonbahara yakışıyor'' demiştim. Nitekim; mevsim sonbahardan kışa döndüğünde de durup durup nefesini dinlemiştim. O da durdu durdu, kış bahara dönerken ''Âlâ''sını çıkarıverdi işte ortaya, doğrusu pek sevindim:)
Perşembe, Şubat 28, 2008
Tio Pedro-2/ Pedro Amca-2...
İbrahim Usta ile konuşmamı bitirip telefonu kapadım, otomobilin penceresinden akıp giden Ankara'ya baktım ama görmedim, yani biri sorsa nerelerden geçtiğimizi bilmiyorum derdim. Zaten buraya geleli bunca zaman geçmiş olmasına rağmen ben bu şehrin girdisini-çıktısını bir türlü öğrenemedim. Belki de öğrenmeyi hiç istemedim, kimbilir... Aldığım her ölüm haberinde hissettiğimin aynısını hissettim, fark yoktu, gelen her ölüm haberi bana kendimi biraz daha yenik hissettiriyordu. Sanki hep birşeyler eksik, birşeyler yarım kalıyordu. Tozu dumana katan bir rûzgâr esip geçiyordu ruhumdan, bir yanıma koyu bir acı çöreklenirken diğer yanım hafifliyor, sanki varlığım iki ayrı parçaya bölünüyordu. Ölen her kim ve her ne olursa olsun; hep aynı şey oluyordu, benim hayatta kalışım onların ölmüş oluşuna daima yeniliyordu. Yani ölüm hayatın kalesine hep bu şekilde gol atıyor ve skoru acımasızca belirliyordu. Gidenler için sorun yoktu aslında, onlar gelmeye gidiyordu, bildiğim; olan her zaman kalanlara oluyordu...
(Bazı okurlarım ikonanın fotoğrafı olup olmadığını soruyorlar, elbette çekmiştim ama fotoğraftaki görüntüsünün benzerlerinden pek de farkı olmadığından doğrusu yayınlamayı düşünmedim. Gizemli yağ halen damlamaya devam ediyor, yolu o taraflara düşecek olanlar gidip yerinde görseler bence daha iyi olur. İnançlara dokunmak ve onları hırpalamak istemem. Yazının başındaki fotoğraf onunla çekilmiş son kareydi, ayrıca mutad Cumartesi ayinlerinden birini kendi kameramla çekmeme de izin vermişti. Bu kayıt benim için zaten çok özeldi, o görüntüler şimdi her zamankinden daha anlamlı, daha değerli...)
Salı, Şubat 26, 2008
Tio Pedro-1/ Pedro Amca-1...
Benim ''Pedruşka'' diye seslendiğim ve daha sonraki görevlerimde de muhakkak ziyaretine gidip elini öptüğüm Pedro Ketremizgil amcam Antakya'nın tarih kitabı gibiydi. Arapçayla karışık zor anlaşılan Türkçesiyle bana kahve falları bakar, küçük oğlu İlyas, gelini ya da komşularından biri falı bana tercüme ederdi. Ne vakit ziyaretine gitsem Antakya'lıların ''bahur'' dediği özel tütsülerden yakar ve bakır tütsülüğü başımın üzerinde dolandırarak nazarları, kem gözleri benden uzak tutmak için dualar mırıldanırdı. Ağrıyan yerlerime sürmem için kutsal yağla ıslanmış pamukları ufak naylon torbalara koyar, yağa batırdığı işaret parmağıyla da mutlaka alnımın ortasına bir daire çizerdi. Bu yağ çok enteresan bir şekilde cilt tarafından derhal emilir, birkaç dakika içinde yağdan eser kalmaz, sanki uçup giderdi. Sandal ağacına benzer hoş bir kokusu olan bu yağın şiddetli başağrılarımı geçirdiğine, sivrisinek ısırıkları ve kedi tırmıklarıyla örselenmiş cildimi iyileştirdiğine kaç defa tanık olduğumdan nedenini-niçinini tartışmaya hiç gerek görmeden her ziyaretimde birkaç torba yağlı pamuk alır, bununla dalga geçmeyeceğini bildiğim, inançlara saygılı eşime-dostuma dağıtırdım... O bütün Antakya'nın ''Ammo Pedro *''suydu, aramızdaki 50 seneyi aşkın yaş farkına rağmen de benim sevgili ''Pedruşka''mdı, en son kansere yakalandığımı duyduğunda aramış ve üzgün, titrek sesiyle ''çok üzüldüm ama geçecek, iyileşeceksin, korkma'' diyerek içimi ısıtmıştı. Bayramlarda, özel günlerde araşıp konuşurduk. Neden sonra, bundan bir hafta kadar önce gördüğüm bir rûya üzerine sabah uyanır uyanmaz elimde kalan son pamuk parçasını içine yerleştirdiğim cam kavanozu yokladım, aradan geçen zamana rağmen hâlâ ıslak ve taze olduğunu görerek saygıyla kokladım. Daha sonra da Meteoroloji'deki işime giderken, yoldan büyük oğlu, Antakya'nın çok meşhur humus ve baklacısı İbrahim Usta'yı aradım ve...
* Ammo/Amca (Bildiğimiz ''emmi''nin yöresel söylenişi)
Cumartesi, Şubat 23, 2008
Soplar/ Üflemek...
Kapı çaldı, canlar geldi. Biri çayları koydu, öteki mumları dizdi. Kimse bilmez acep bu defa ne diledi? Sonra üfledi... Penceredeki tekir kedi pastaya bakıp ''hmmm, bu da etli değil, yenmez!'' dedi. Kırküçlük kadınsa rakamları içinden toplayıp sevindi, çünkü Dörtle üçün toplamı eşittir: Yedi... Gülümsedi:)
Çarşamba, Şubat 20, 2008
Silencioso/ Sessiz...
Varoluşum süresince karşılaştığım her acı, yenilgi, yanılgı ve keder beni bugünkü ben yaptığı için tamamına şükran borçluyum. Hayatın dikenli yollarında yürümeseydim ve o dikenlere takılıp kanamasaydım eğer, güçlükleri aşmanın ve farkındalığa ulaşmanın ne muazzam bir şey olduğunu belki hiç bilmeyecektim. Benden aldığın ve bana verdiğin herşey için şükürler olsun ey Rab, yaşamış olduğum hiçbirşeyin boşuna ve anlamsız olmadığını şimdi çok daha iyi görüyorum. Maddî ve manevî acılar, yoksunluklar ve zorluklarla olgunlaşan ruhumda senin eşsiz varlığını hissetmekten çok mutluyum. Beni önemsediğini, beni sevdiğini, İYİ olmayı seçmemi istediğini bana yaşattığın herşeyle anlatıyorsun, bunu bilerek güçlüklere sabrediyorum, sabrımı çoğaltıyorsun. Sahip olduğumu sandıklarımı zaman zaman elimden alarak bana kaybetmeyi öğrettin, bunu öğrendiğimde özvarlığımdan başka hiçbirşeye gerçekten sahip olamayacağımı anladım. Hep benimle kalacağını sandığım sevdiklerimi ölümle buluşturdun, vaktimin kısalığını ve misafirliğimin geçiciliğini kavradım. Canım acıdıkça canımın, yitirdikçe vermem gerektiği halde vermediklerimin farkına vardım. Duvarlara çarpa çarpa gaflet uykumdan uyandım. Sımsıkı tutunup bırakamadığım, vazgeçip gözden çıkartamadığım, biriktirip sakladığım, eskidiği halde atamadığım ne çok şey varmış meğer, ben bunları zenginlik sanmışım. Oysa insan küçüldükçe büyür, azaldıkça çoğalır, verdikçe alırmış, ben göz göre göre ne yalanlara inanmışım. Ama artık kâinatın sonsuz dengesi içinde uyumla akmayı reddettikçe başaramayacağımı anladım. Böylece bencilliğimi dürüp büküp katladım, önümdeki yüksek eşikleri bu sayede atladım. Bundan önce, yani henüz uykuda iken baktığım aynalarda sadece kendimi görürdüm, şimdi ise artık seni görebilmenin ilahî sükûnundayım. Biliyorum ki varlığımdasın ve ben de senin varlığındayım. Kendi özüme duyduğum saygı sana duyduğum saygıdır, yarattıklarına duyduğum sevgi aslında bizzat sanadır. Ne yaptıysam kendime yaptım ve biliyorum, bazen yanlış yönlere saptım. Ama şu ana varabilmek için bunu da yapmalıydım. Beni erdirdiğin şimdiki anda ve şuurda, olmama izin verdiğin ben olarak, bilmeme izin verdiğin herşeyle birlikte kendimi onaylıyor ve varlığımı sevgiyle onarıyorum. Kâinatta herşeyin herkese yetecek kadar bol ve bereketli olduğunu bilerek, yokluğa değil çokluğa yönelerek elimdekileri sevgiyle paylaşıyorum. Hakettiğim lütûfları şükran ve saygıyla kabûl ediyor, geldikleri gibi alıp varlığıma katıyorum. Tekâmülümü güçleştiren bütün olumsuz enerjileri ve ruhumu ağırlaştıran engelleri senin ışıklı ırmağına salıyor, hepsini teker teker bırakıyorum. Hafifliyorum, yıkanıyorum. Parçası olduğum bütünün hayrı için dua ediyor, huzur, uyum ve uyanışta ahenkle BİR olmayı diliyorum, aldığın ve verdiğin herşey için sana bütün varlığımla şükrediyorum... Seni seviyorum varlığından varolduğum, seni seviyorum... (Galaksimizdeki gezegenlerin nadir görülen bir hizalanma içinde olacağı ve ayın tutulacağı bu özel gecede dünyamızın farklı köşelerinde bedensel ve ruhsal ibadetleri ile bütünün eşsiz enerjisine katılan herkes ve herşeyi bu dua ile kucaklıyor, dünyaya akan enerjilerle farkındalıkların artacağına içtenlikle inanıyorum. Fotoğrafı ile seslenişimi anlamlandıran sevgili Navanalini'yi de şükranla selâmlıyorum...)
Çarşamba, Şubat 13, 2008
Criterio/ Ölçüt...
Pazar, Şubat 10, 2008
Encore/ Tekrar...
Neyse; konumuz bu değil elbette. Bu fotoğraf benim çok sevdiğim ülke İspanya'ya ilk gidişimde çekilmişti, ülke henüz peseta kullanıyordu, euro daha piyasalara avdet etmemişti. Daha sonra defalarca gittim, büyük bir bölümünü karayolu ile katettim, dolaştım gezdim ama o ilk gidişin lezzeti bir başkaydı zannederim. Geçenlerde bir sabah ansızın uykumdan uyandım, uyku sersemi ''ben kimim, neredeyim, burası neresi?'' diye sağıma soluma baktım ve nihayet İspanya'nın başkenti Madrid'de geçen rûyama kaldığım yerden devam edemeyeceğimi anladım. Ama yarım kalmış hiçbirşeyi sevmem huyum kurusun, ''anlaşıldı, benim İspanya'm gelmiş, tercero? Yok, yok galiba quinto, yoksa sexto muydu?'' (*) diye söylenerek yataktan kalktım ve derhal dünya tarihi ile 26 gün sonra gideceğim beş günlük seyahatin hazırlıklarına başladım. Düşündüm de; 10 yıl önce öğle yemeğini bu etcil restoranda yemeyelim diye tepinirken ve mönüyü işaret ederken yakalanmışım objektife, on yıl sonra da İspanya'nın bu meşhur gıda zinciri ''Museo del Jamon/Jambon Müzesi''nin kapısından içeri girmem. Değişen şeyler çok ama değişmeyip yerinde kalan da yok değil yani, bazı konularda hâlâ Nuh derim, peygamber demem. Bildiğim odur ki; ruhum ikidebir sağa sola kaçmaya, firar etmeye başlamıştı zaten ne zamandır, habire onu yakalamakla uğraşacağıma şimdi fanî vücudumu da yanıma alıp, ruhumun peşinden gitme zamanıdır. Bilinmez bu kaçıncıdır, kaçıncı tekrardır, benim ruhumda saymayı arada kasten unutan böyle hınzır bir yan vardır. O halde: Nos veremos (**) Madrid, benim için şimdiden güneşli bahar günleri sipariş et, gelince ararım, haaa, bu arada unutma, beni havaalanından aldır:) (*) Tercero, quinto, sexto: Üçüncü, beşinci, altıncı... (**) Nos veremos: Görüşeceğiz... Pazar, Kasım 25, 2007
Quantos anos tienes?/ Kaç yaşındasın?..
Dün aldım haberini; zihnimi, fikrimi olabildiği kadar temiz tutmak için gazete almıyorum, televizyonla aram zaten hiç yok, aptalca konuşmalarla habire bölünen ana temalara tahammülüm olmadığından radyo falan da dinlemem genellikle, baban aramasaydı herhalde uzun süre haberdar olmayacaktım gittiğinden. Büyüyüp, serpilip ne güzel bir genç kız olduğunu görmek, haberini alınca internetten yaptığım araştırmada önüme dökülen gazete haberleri ile kısmet olacakmış demek. Çok yandım sana çok, bilemezsin ve sen daha ufacık, sevimli bir kız çocuğu iken Şirince'de kutladığımız o doğumgününün hatırasını ne kadar uzağa gidersen git, hafızamdan silemezsin...
Ben o zamanlar şimdi olduğumun yarısından ancak birkaç kilo fazlaydım herhalde, çok sağlıksız ve çok mutsuzdum, çünkü çok yanlış bir yerde durup öyle bakıyordum çevreme, bu sebeple herşey korkunç ve çözümsüz görünüyordu elbette. Ama ne kadar mutsuz olursam olayım Şirince'yi severdim; anneni, babanı, kardeşini, sizin restoranda yediğim gözlemeleri, bol yıldızlı geceleri, köyün eski hikâyelerini, kedilerini, köpeklerini, güvercinlerini severdim. Senin bıcır bıcırlığını, makyaj malzemelerimle oynamanı, çocuk gülüşlerini severdim. Bu fotoğraf çekileli herhalde bir onüç sene falan olmuştur, ben fotoğrafların arkasını yazmıyorum artık, uzun zaman evvel bıraktım. Aynı dört harfle başlayan isimlerimiz ve bu fotoğraftaki gülüşlerimizin üzerinden ne çok şey geçti, değil mi? Anlamlarımız, hayattan anladıklarımız, inandıklarımız, güvendiklerimiz, görünüşlerimiz, herşeyimiz değişti tabii, çünkü değişmeliydi. Ne sen öyle kaygısız, dertsiz tasasız bir kız çocuğu olarak kalmalıydın, ne de ben öyle erimiş, kurumuş , mutsuzluğuna tutunmaktan başka çare bulamamış bir genç kadın olarak zamanda donmalıydım. O vakitler şimdiki gibi dijital kameralar, cep telefonunun içinde gizli fotoğraf makineleri falan yoktu mâlûm, bu fotoğraf ta içinde klasik film rulosu olan, sıradan bir makine ile çekilmişti, deklanşörün sesi bizi o ana, o zamana hapsetmişti, öylece kaldık sanki ama biliyorsun, aslında bu doğru değildi...
Aslında biz o sesle farklı yönlere doğru koşmaya başladık belki; sen kendi kısa hayatının dönemeçlerini geçtin nefes nefese, ben varlığımdan parçaları döke saça durmadan tur bindirdim bu fotoğraftaki eski halime, durup arkamıza hiç bakmadık, ne de iyi yaptık... Derken; baban aramaz mı dün birden, çok zaman olmuştu, sesini çıkartamadım bu yüzden, karşılıklı kısa hikâyeleşmeler olağandır bu gibi durumlarda, gene öyle olacak sandım ama babanın söylediği benim hikâyemi bölüp parçaladı işte tam orta yerinden! Baban aramasaydı haberim olur muydu bilmem, ben artık kendi içime çevirdim yüzümü, öyle yaşıyorum. Seçimlerimin sonuçlarını baştan kabûl ederek bu hayatı taşıyorum. Pek az şey bozabiliyor bu şekilde dengeye oturmuş bir ritmi ama, elini vicdanına koy da söyle be kızım, ondokuz yaş çekip gitmek için fazla erken değil mi? Ruhunun seçimlerine elbette saygılıyım, ayrıca tekamülün için seçtiğin yer de çok anlamlı, Şirince fakat... Neyse, boşver, insanın kendi uydurma tesellisi olan zaman üzerine fikirlerimi belki de kendime saklamalıyım. Tekamül plânı içinde ne erken vardır, ne de geç, ama acıyı hissetmek te gayet insanî bir vaziyet, o yüzden ben şimdi senin acını yaşayayım bir müddet, müsaade et ...
Dün geceden bu yana inanılmaz bir sisle örttü yüzünü Ankara, kedi çocuklar bile hayretle bakmaktalar pencereden görünen bu yeni ''yokdünya''ya. Sen ise iki farklı fotoğrafınla çalışma masamdasın, biri kahve kupasının ardına gizlenmiş, diğeri kalemin altından bakıyor odaya. Birinde benim yanımda, öbüründe ise tek başınasın. Demek şimdi sen vesikalık fotoğrafında solda görünen ama hakikatte sağda olan, alnında parlayan o tuhaf ışıktasın, bu boyutu ondokuzunda alelacele bitirip gittin, peki acaba orada kaç yaşındasın?..
Sevgili Hande İnal'ın ışıklı hatırasına saygı ve daima sevgi ile, kalbimdesin, aklımdasın...
Salı, Kasım 20, 2007
Que va!/ Yok canım!..
Hiç en yakınınızdaki insanların bazen yaşam enerjinizi bir vampir gibi emip tükettiğini düşündüğünüz oldu mu? Aile bireyleriniz olabilir, arkadaşlarınızdan bazıları olabilir, hâttâ eşiniz, sevgiliniz bile olabilir kimi zaman bu vampir, peki bunu farkedip konu üzerinde hiç kafa yordunuz mu?..
Yoksa farkında olduğunuz halde, ''aman kırmayayım, üzmeyeyim'' vaziyetine tutunup hep kendinizden mi verdiniz? Diyelim ki öyle; pekâla bunun aslında fena halde ikiyüzlülük olduğunu ne vakit farkettiniz? İnsan kendisini tüketen, yoran, inciten, yerinde saydıran, engelleyen, üzen, kırıp döken ama tüm bunlara rağmen gene de sevdiği şahıslara acaba neyi kurtarmak adına katlanır? Tamam; aile bireyleri konusunda durum biraz farklı ve tartışmalıdır ama iş arkadaşlığa gelince işte orada bence ''zınkkk!'' diye durmalıdır. Durmalı ve düşünmelidir kişi; hakiki arkadaşlık nedir ve ne için vardır?..
Bundan sonrası naçizane bir tavsiye listesi olacaktır, dileyen dikkate alır ve üzerinde düşünür, dilemeyense okumaya dahî zahmet etmez, mevzu tamamen tercihe bağlıdır. Efendim; evvelâ yakınlık içinde olduğunuz şahısların kendilerine saygı seviyelerine bakacaksınız, bir insanın bedensel ve ruhsal varlığına saygı duyup duymadığını anlamak hiç te zor değildir aslında. Yakınınızdaki kişi gelecek için olumlu plânları olduğundan söz ediyor, sürekli yapmak istediklerini anlatıyor, hayâllerini sizinle paylaşıyor diyelim. Eğer bu şahıs berbat besleniyor, alkol ve sigara gibi kötü alışkanlıklarından vazgeçemiyor, bedenine hoyrat davranıyor, farkında olarak kötü yaşıyor ve fiziksel varlığına iyi bakmıyorsa çizin üzerini gitsin, zira gelecek için plânları olan, iyi işler başarmak ve hedeflerine gerçekten ulaşmak isteyen kişi kendi özvarlığına bilinçli bir şekilde zarar vermez, veremez. ''Gelecek'' diyerek hayâlini kurduğu o zaman boyutuna ancak ve ancak sağlıklı olursa ulaşabileceğini bilir ve buna göre yaşar. Varlığına ve onun tamlığına özen gösterir, saygı duyarak korur...
Kendine acımaktan hiç vazgeçmeyen ve herkesin de aynı şekilde ona acımasını bekleyen, canı tatlı olmakla şımarıklık arasındaki çizgiyi habire çiğneyen, karşısındakinin duygularını istismar eden, sürekli işindeki meşgûliyetten, evindeki huzursuzluktan, orasının burasının ağrımasından, dış görünüşünden, hiçbirşeyin istediği gibi olmamasından, herkesin adetâ kendisine karşı olmasından, can sıkıntısından, yorgunluktan, yanlış anlaşılmaktan, parasızlıktan, trafikten, havadan, sudan, kaderinden, şundan bundan şikayet eden kişilere çok sık rastlamış olmalısınız. Onları dinledikten ve beraber zaman geçirdikten sonra kendinizi yorgun, bitkin, keyfi kaçmış hissetmeniz sizi şaşırtmış mıydı peki? Oysa ortada şaşacak birşey yok, bu gibiler insanın olumlu ve yüksek frekanslı enerjisini emerler, dolayısı ile onlarla karşılaşana kadar kendini gayet iyi hisseden siz bu etkileşimden sonra düşük frekansa geçer, enerjinizi kaybedersiniz. Hâlbûki; ''joi de vivre'' yani ''yaşama sevinci'' kutsaldır ve ihtimamla korunmalıdır. Hiçbir arkadaşlık ya da hiçbir insanî ilişki biçimi bu özdeğere karşı saldırgan olmamalıdır. Oluyorsa o ilişki sürmemelidir, konu bu kadar açık, bu kadar nettir!..















