JellyPages.com

Cumartesi, Eylül 28, 2013

Extasis/ Vecd...

''Vecd'' kelimesi ''kendinden geçecek derecede dalgınlık, kendinden geçecek kadar Tanrı sevgisine dalma, yüksek heyecan durumu'' olarak açıklanıyor Mustafa Nihat Özön'ün ''Osmanlıca-Türkçe'' sözlüğünde. İngilizce ''ecstasy'' olan kelime İspanyolcada ''éxtasis'' olarak kullanılıyor. Uyuşturucu piyasasında talebi yüksek olan bir tür hapa da benzer isim verilmekte. Lâkin bu hapı alarak ulvî bir kendinden geçme durumu yaşandığını pek sanmıyorum, o ayrı mes'ele...


İtalyan sanatçı Bernini yaşadığı döneme önemli eserlerle damgasını vurmuş. Öyle ki; Roma'nın hemen her köşesinde onun elinden çıkmış eserlerle karşılaşmanız mümkün. ''Azize Teresa'nın Vecdi'' adlı eseri sergilendikten kısa süre sonra Vatikan'daki ilk yerinden alınarak başka bir yere yerleştirilmişti. Peki neden? Kimileri bu heykelin olağanüstü bir sanat eseri olduğunu düşünse de, Papa VIII.Urban eserin Vatikan için fazla cinsel belirginlik taşıdığı gerekçesi ile onu geri çevirmişti. Heykeli şehirdeki fazla tanınmamış, ücra bir şapele göndermesi bu yüzdendi. Hâttâ bir İngiliz eleştirmen bu eserin bir hristiyan kilisesine yerleştirilebilecek en uygunsuz süsleme olduğunu söyleyerek kınamıştı. Heykelde Azize Teresa sırtüstü yatmış, vücudu ve ayakları tuhaf biçimde kıvrılmış olarak görünmekteydi. Bu azize uykusunda bir meleğin kendisini ziyaret ettiğini açıkladıktan sonra azize ilân edilmiş bir rahibeydi. Ona inanmayan muhalifler bu deneyimin manevî değil, cinsel olduğunu düşünüyorlardı. Elinde altın bir okla Azize Teresa'nın başında duran melek garip bir ifade ile gülümsemekteydi. Arka plânda gene altın rengi ışık huzmeleri bulunmaktaydı. Azize tamamen kumaşlar altında ve başı da örtülü durumdaydı ama kapalı gözleri, yarı açık ağzı ve kıvrılmış bedeni ile çıplak ayakları eserin neredeyse pornografik olarak tanımlanarak kınanmasına sebep olmuştu. Bu yüzden, ilk yerleştirildiği yerden alınıp Santa Maria Della Vittoria'ya taşınmıştı. Bir başka deyişle, Vatikan heykeli ''sanatçının onayı alındığı'' ve daha uygun bir yerde sergilenmesi gerekçesi ile kibarca sınırları dışına çıkarmıştı. Bu Bernini'nin çok ta umurunda olmasa gerekti diye düşünmekteyim; adamın Roma şehrinin en merkezî yerlerinde ve daha da mühimi Vatikan'da dünya kadar eseri var zaten..
Azize Teresa, daha sonra kaleme aldığı kitabında ''meleğin elindeki altın oku yüreğine sapladığını, içini alevler kapladığını, vücudunun her tarafının titrediğini ve bunun tarifi imkânsız bir zevk olduğunu'' anlatmıştı. Konuyu elbette tartışmayacağım, eseri özellikle görmeye gittim ve bana böyle bir izlenim vermedi. Bunun bakış açısına ve niyete göre değişebileceğini düşünüyorum. Santa Maria Della Vittoria içinde yer alan heykel, gayet loş olan kilisede hemen dikkat çekiyor çünkü Bernini arka plândaki altın ışık huzmelerini ve meleğin elindeki altın oku karanlık ortamda eseri aydınlatarak dikkati üzerine çekmesi için tasarlamış ve bunu başarmış.

Bernini enteresan bir adam aslında, çok yetenekli, bakış açısı değişik ve yaşadığı dönem içinde kendisi ile aynı sanatı icra eden başkalarına kıyasla çok daha fazla sayıda eser vermiş. Gerçi, normal çalışma hızı ile hiçbir sanatçının bu kadar eseri hayatına sığdıramayacağı ve Bernini'nin eserlerinin küçük modellerini yaparak yontu işini yardımcılarına bıraktığı da iddia edilmekte. Bir başka ilginç tarafı ''Illuminati'' üyesi olduğu ve eserlerinde buna ilişkin işaretler bulunduğu iddiası. Bilim ve sanatın dinin önüne geçmesini asla istemeyen kiliseye karşı oluşturulmuş bir kardeşlik grubu bu ve çalışmalarını gayet gizli yürütüyor. Dan Brown ''Da Vinci Şifresi'' ile ''Melekler ve Şeytanlar'' adlı eserlerinde bundan sıkça söz ediyor. Dinsel anlatıma hafif yollu cinsel anlatım kattığı iddiaları konusunda kendisine soru sorma şansımız elbette yok, ancak eserlerine bakarak bir sonuç çıkarmamız mümkün. Barok üslûpla çalışmış olan bu sanatçı çoğu eserinde ''abartmış olmak''la eleştirilmiş. Ben beğendim, oldukça etkileyici bir abartısı var o halde Bernini'nin ve içinde yaşadığı döneme göre oldukça da cesur tabii...(Az önce verdiğim linkten sanatçının birçok eserine ulaşmanız mümkün, ayrıntılı bakın derim.)
Evet; işte Roma'nın hemen her tarafında imzasını görebileceğiniz bir ustanın kısa hikâyesi. ''Azize Teresa'nın Vecdi'' beni rahatsız etmediği gibi özellikle yüz ifadelerine hayran kaldığımı belirtmeliyim. Soğuk mermere bu gibi insanî ifadeleri nakışlamak hiç te kolay olmasa gerektir. İsteyen ''aaa, ne ayıp'' desin, isteyen ''mükemmel'' diyerek alkışlasın. Zaten sanat biraz da bu değil midir? Teşekkürler Gian Lorenzo Bernini, bu muhteşem eserleri yaptığın ve hâttâ abarttığın için...

E ben de bir miktar abarttım tabii; Roma'ya gidip te Trevi Çeşmesi'ne para atmadan dönene tuhaf bakıyor olsalar da ben böyle turistik tavırlardan yana değildim açıkçası. Yapmam falan diyordum, bir de baktım ki yapmışım, usûlüne uygun olarak hem de. Bu da Bernini'ye bir selâm oluversin benden, kendimce...

Saludo/ Selâm...

Gittim, gördüm, döndüm...
Roma şehri yerinde duruyor, Papa afiyette, pizzalar, makarnalar leziz,
Michelangelo, Rafaello, Bernini ve diğer üstadlar sizlere selâm söylediler,
yağmurla yıkanan koca Roma da katıldı bu selâma, Napoli ve Pompei de öyle.
Ayıklanması gereken yüzlerce fotoğraf ve yerleşmesi gereken valizler beni
beklemekte. Bu sepepten; bu kısa selâmın ardından bana biraz müsaade.
Bir yere ayrılmayın, dönüşüm muhteşem olacak:)
(Fotoğraf Roma'nın en eski ve en görkemli eserlerinden biri olan
Pantheon önünde çekildi, ayrıntılı Roma turuna katılmak isteyenler
şimdiden yerlerini ayırtsın, ''al gözüm seyreyle'' kısmı çok yakında, bu
sayfada...)
Posted by Picasa

Templo/ Tapınak...

Roma gezginlerinin görmeden bu kentten ayrılmadığı bir eser daha vardı; 2000 yıldır ayakta duran, gerçekten muhteşem bir tapınak, ''Pantheon''. Roma döneminin tanrılar tapınağı Pantheon, Ortaçağ'da kiliseye çevrilmiş, zamanla da kubbesiyle Roma'nın sembolü haline gelmiş. 2000 yıllık bu anıtsal yapı, Antik Roma'dan kalan en büyük tapınaklardan biri. Pantheon'u (Bütün Tanrıların Tapınağı) Roma'daki bütün kiliselerden farklı kılan kubbeli bir iç yapıya sahip olması. 7. yüzyılda ise bir Hıristiyan Kilisesi olarak vaftiz edilmiş. Klasik haç biçimli kiliselerden farklı yapısıyla haklı bir ilgi görüyor. Piazza Della Rotonda'da pat diye karşınıza çıkıyor, bu kadar eski bir eserin bu şekilde korunabilmiş olmasına gerçekten hayret ediyorsunuz...

''Pantheon'' her zaman kalabalık, içeri girebilmek için sıra beklemeniz gerekiyor. İtalya'nın kurucusu olarak bilinen Vittoria Emanuell'in ve çok genç yaşta ölen büyük sanatçı Rafaello'nun mezarları da bu yapının içinde yer alıyor. En ilgi çeken tarafının kubbesi olduğunu söylemek yanlış olmaz, daha önce de sözünü ettiğim gibi üst kısmı açık kubbe yapısının en ünlü örneği sayılıyor. Bu açık kısımdan içeri yağmur girmediğini iddia edenler varsa da, biz ziyaret ettiğimizde bir yağmur sonrasıydı ve kubbenin tam altına gelen kısım ıslaktı. Üstelik binlerce yıldır tepedeki delikten giren yağmur sularıyla mermer zeminin bu kısmı aşınmıştı. Alttaki fotoğrafta ortasındaki koyu renk halka ile görülen sararmış kısım kubbenin tam altı oluyor...

''Melekler ve Şeytanlar'' isimli Dan Brown kitabında adı geçen Pantheon ve burada bulunan Rafaello Santi'nin mezarı biraz da bu nedenle yoğun ilgi görüyordu sanırım. Michelangelo ve Da Vinci gibi ustaların eserlerinden oldukça etkilenen genç Rafaello onlardan pek te geri kalmamış doğrusu. 38 yaşında hayata veda eden bu büyük sanatçının mezarı insanı hüzünlendirecek kadar mütevazıydı...

Sade bir niş içine yerleştirilmiş basit bir lahit, üzerinde sanatçıya ilişkin bazı yazılar yer alıyor. Camlı bir korunak içinde saklanan lahit üzerinde iki güvercin ve ufak bir çelenk asılı. Hemen yanındaki duvarda sanatçının hayatını anlatan mermer bir kitabe ve kendi büstü duruyor...

Kısa süren ömrüne pekçok eser sığdırabilmiş bu sanatçının en tanınmış eserleri dünyanın ünlü müzelerinde sergileniyor. İtalya dışına da dağılmış yani geride bıraktıkları. Daha ziyade dinî temalı eserleri ile tanınan Rafaello Santi, özellikle ''madonna'' tasvirleri konusunda çok başarılı örneklere imza atmış...

Rafaello'nun yukarıdaki resminin alt kısmında görülen şirin melekler eserin kendisinden daha ünlü. Dünyada en fazla satılan ''puzzle'' yani ''yapboz''ların bu melekler olduğunu, bunların yer aldığı tişört, afiş, kartpostal, kahve kupası, kalem, anahtarlık, çakmak, çanta ve daha akla gelmeyecek bin türlü zımbırtının fena halde ilgi gördüğünü de ekleyeyim. Acaba Rafaello ne düşünürdü bu konuda? :) Turistik melekler... Eserin yalnızca detayı oysa, bütününü bilen azdır.

Pantheon'un görkemli kubbesi altında durup yukarı baktığınızda kendinizin ne kadar küçük, evrenin ise ne kadar büyük olduğunu düşünüyorsunuz elinizde olmadan, size bu hissi veriyor. 2000 yıldır insanlık tarihine tanıklık ettiğini düşünmek ise gerçekten çok heyecan verici. Bu dev tapınağı fotoğraf makinesine sığdırmak ta oldukça güç. O nedenle daha ziyade detayları görüntüledim...
Ana giriş kapısının mermer eşiği binlerce yıldır buraya gelen insanların ayakları altında aşınıp çukurlaşmış. İç kısmında değişiklikler yapılmış olsa da, Pantheon'a dışarıdan bakanlar kilise falan değil, orijinal bir pagan tapınağı görüyor. Zaten oldukça uzun bir süre öyle kullanılmış. Üçgen alınlığı ve sütunları ilk görüşte buranın bir Hristiyan mabedi olduğu fikrini vermekten uzak. Ancak içine girdiğinizde böyle olduğunu anlıyorsunuz. Pantheon'u ziyaret eden kişiler de pek sağa-sola bakmıyor, olağanüstü kubbeyi hissedebilmek için başlar genellikle yukarı dönük...

Gündüz dünyanın pekçok farklı ülkesinden kalkıp gelmiş turistlerle dolu olan tapınak gece bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Elbette geceleri içine giremiyorsunuz ama özel aydınlatılmış Pantheon'u gece görmek te çok özel doğrusu. Roma'ya gidecek olanlara geceleri buraya uğramalarını tavsiye ederim. Zaten Roma'daki hemen her tarihî mekân geceleri de insanları çekiyor çünkü hepsi çok güzel aydınlatılıyor. Sözgelimi ünlü ''Trevi Çeşmesi'' önünde geceleri de en az gündüz olduğu kadar çok sayıda insan bulunuyor...

Bu görkemli yapının içinde bulunan kişilere tuhaf bir sonsuzluk duygusu veren delikli kubbe tarzı Roma'da karşınıza sık sık çıksa da, en olağanüstü olanı Pantheon'dakidir bana kalırsa. Bildiğiniz basit fotoğraf makinelerine sığan bir görüntü değil bu, ben ancak bu kadar görüntüleyebildim. Roma'da gezip gördüklerim arasında Pantheon'dan da çok etkilendim...
Değil mi ki sözünü ettik; bari ''Trevi Çeşmesi''nin gece görüntüsünün de hakkını yemeyelim. Bir su ve ışık masalına dönüşüyor Bernini'nin ünlü eseri, hâttâ diyebilirim ki ben gece görüntüsünü daha fazla sevdim. Bu havuzlu, bol heykelli güzel çeşmeler geceleri daha büyüleyici görünüyor, belki en bilineni Trevi ama Roma'da daha birçok böyle havuzlu çeşme mevcut (buyrun, bu linki tıklayıp bakın, sanırım ikna olacaksınız.) ''Citta de Fontana/Çeşmeler Şehri'' olarak ta adlandırılıyor bu yüzden. Dolaştığınız her yerde tarihî bir çeşmeden su içebileceğiniz, havuz kenarına ilişip yorgun ayaklarınızı dinlendirebileceğiniz bir şehir Roma. Tarih suyun hoş şırıltısına karışıp akıyor adeta, siz de bu sese ve suya uyup akıyorsunuz Roma'da...
(''Benim Güzel Bahçem''in üçüncü bölümü 28 Mayıs 2006 Pazar günü, saat 12.25'te, TRT 1 ekranında. Meraklısına duyurulur...)

Turista/ Turist...


Her ne kadar Roma'ya turla gitmemiş olsak ta, genel nitelemelere göre orada ''turist'' sayılıyorduk. Zaten Roma'nın gezilip görülecek yerlerinde dolanmakta olan insanların önemli çoğunluğu turistlerden oluşuyor. Gerçek Roma'lılar sanırım hoş kafelerde oturup ''gelato'' yer veya kahvelerini içerken önlerinden akıp giden bu kameralı, fotoğraf makineli, heyecanlı tuhaf insan kalabalığına bakanlar oluyor. Kaldı ki; milletin işi gücü var tabii, ufak arabaları ve motorsikletleri ile oradan oraya koşuşuyorlar. Dar sokak aralarında park etmiş arabalara baktığınızda on tanesinden yedisinin Smart olduğunu görüyorsunuz. İstanbul'da gördüğümüz koca arabalar, hele hele jipler falan hiç yok Roma'da, otomobil tercihlerini şehir içi ulaşımı kolay kılacak modellerden yana kullanıyorlar. Büyük çoğunluk ise zaten araba değil, motorsiklet kullanıyor. Bisiklet kullananlar da gördüm. Şehir metrosu kısa mesafeli olmasına rağmen rağbet görüyor ama daha çok otobüs kullanılıyor zannediyorum. Biz tren, otobüs ve metro kullandık, hepsi ucuz, pratik ve rahattı. Roma'nın beyaz taksilerini kullanan turistler de vardı tabii. Yürümeyi tercih edenler için de uygun bir şehir Roma, saatlerce yürüyebiliyorsunuz, yorgunluğunuzu ancak mola verdiğinizde anlıyorsunuz. Şehrin piazza denen meydancıkları yürümekten tabanları ağrımış turistler için keyifli dinlenme alanları. Mutlaka bir havuz ya da çeşme oluyor bu meydanlarda, elinizi yüzünüzü yıkayıp bir kenarda oturarak soluklanabiliyorsunuz...

Kentteki binalar genellikle çok eski, öyle dev apartmanlar, plazalar falan yok. Kimilerinin ahşap pencerelerinin plastik çerçeve ile değiştirilmiş oluşu dışında gözünüzü tırmalayan bir yapıştırma yenilik yok. Mimarî özellikler korunmuş. Arka balkonlarda makaralı sistemle işleyen çamaşır ipleri görülüyor, çamaşırlar hafif esen rüzgârda salına salına kuruyor. Bazen de ansızın bastıran yağmurla ikinci kez yıkandıkları oluyor. Bu arka balkon manzaraları Roma'ya sevimli bir sıcaklık katıyor...
İşte Roma'dan bir sokak görünüşü, genellikle caddelere bağlanan böyle dar sokaklar var...
Burası da Roma'ya giden her turistin uğramadan geçmediği yerlerden biri; ''İspanyol Merdivenleri''. Bahar mevsimi yaşandığından bolca çiçekli ve tabii gayet kalabalık. Roma'nın bu semti tanınmış moda markalarının mağazaları ve emsallerine kıyasla oldukça pahalı olan restoranlar, kafeler, alış veriş merkezleriyle dolu. Bizim paramızla 1000 YTL civarında dolaşan ayakkabılar, çantalar ve feci pahalı kıyafetler var mağaza vitrinlerinde, yani bakıp geçiyorsunuz sadece...
Benim takıldığım Roma evi balkonlarından biri daha, klasik terracota renginde, yeşillikli, huzurlu...
Roma'da yolunuz sık sık çiçekler tarafından kesiliyor. Balkonlarda, sokaklarda, pencere önlerinde hep çiçek var. Kutsal mekânlardaki sunaklarda, vazolar içinde taze çiçekler hiç eksik olmuyor. Bizim otelin lobisindeki büyük cam vazolara her sabah iri sümbülteberler yerleştiriyordu bir kadın görevli, baygın kokuları ile başınızı döndüren bu gibi çiçekler her zaman karşınıza çıkıyor, koparıp zarar veren kimseyi de görmedim doğrusu. Olması gereken de zaten bu. Güller açmaya hazırlanıyordu biz oradayken, Akdeniz yasemenleri ise çoktan açmıştı, narenciye ağaçları altında özellikle durup soluklandık, çiçek kokuları ile ferahladık...
Sayfama bakınıp detayları anlamaya çalışmamış bir vatandaşımız yazmış; ''sen hristiyan olmalısın, bana dinini anlatsana, siz niye İsa'ya inanıyonuz bakiym, çok merak ediyorum'' diyerek dökmüş incilerini, şimdi ben bunu hemen döveyim mi, yoksa yarına erteleyeyim mi? Hani belki az biraz düşünüp kafasına dank edebilir diye! Ulan kardeşim, gidilen ülke İtalya, şehir Roma, bu kadar mı dangalak olunur ya? İki melek, bir azize gördün diye, tövbe tövbe! Ayrıca; eğer sen müslümansan zaten senin de Hz.İsa'yı Allah'ın gönderdiği peygamberlerden biri olarak kabûl edip O'na inanma şartın var, alooo, aç bir bak istersen ha? Valla kusura bakma, Roma'da camii bulup çekemedim resmini, malûm bu şehir katolik inancının başkenti, ''aptala malûm olur'' diye de bir kelâm vardır ama? Hadi gene neyse, ben susayım, çektiğim resimler konuşsun...
Ansızın bastıran yağmurlar en çok parmak arası terlikli, bermudalı şaşkın turistleri vurdu, başta çekinen ayaklar giderek su birikintilerine uydu, şapada şupada yürüdü millet. Şemsiyesi olmayanlar üç ilâ beş Euro arasında satılan dandik şemsiyelerden alıp kısmen yağmurdan korundu. Bu şemsiyeleri köşe başlarında satan esmer vatandaşların başta beş Euro fiyat çekip, sonradan üçe indikleri görüldü, kendi şemsiyesi benim gibi kırılıp kullanılmaz hale gelen turistler mecburen üç Euroya kıyıp şemsiye edindi lâkin ayaklar gene sudaydı tabii:) Vatikan şehrini korumakla görevli özel muhafızlar ki; kendilerine ''İsviçreli Muhafızlar'' denmekte ve bu gayet özel seçilip yetiştirilmiş genç arkadaşlar halen Michelangelo ustanın zamanında kendileri için çizip tasarlamış olduğu üniformaları giymekte, onlar derhal yağmur posizyonu alarak pelerinli yağmurluklarına büründüler. Çocuklar dışında hiçkimse ile fotoğraf çektirmeyen ve gerektiği durumlarda sert tavırları ile bilinen muhafızlara ancak uzaktan bakılabildi, zoom ile fotoğraflarının çekildiğinden yağmur dışında kimsenin haberi olmadı...
Bu turist te Vatikan şehrinin ünlü St.Pietro Meydanı'nda durup düşündü, hristiyanlığı ilk kabûl edenlerden olup Hz.İsa'nın havariliği mertebesine gelen, inancından dönmediği için öldürüldükten sonra aziz ilân edilen ve şimdi bütün inançlı hristiyanların mezarını ziyaret ederek hacı oldukları kutsal kişinin kurbanı olduğu yaman çelişkiyi mi, yoksa şu bizim meşhur Bernini'nin tasarlayıp inşa ettiği muhteşem meydanın eski zamanlardaki halini mi, artık orası bilinmez. Belki biraz da heyecan vardır içinde şaşkın turistimizin, hayranı olduğu usta Michelangelo'nun ''master piece'' olarak nitelenen ''Capella Sistina''sı ve muhteşem ''Pieta'' heykeli aha da bu geride görülen yerdedir ya, az sonra göreceklerine ruhunu hazırlamaktadır, kimbilir? İnsanın çocukluğundan beri ansiklopedi sayfalarından görüp hayran kaldığı eserlere bir nefes payı kadar yaklaşması o kadar da kolay değildir. Arkada görülen dikilitaş St.Petrus'un öldürüldüğü yerdir. Burası insanın içinden ''quo vadis domine?'' sorusunu geçirtir. Devamı? Elbette gelecek. Hikâyemiz meşhur Vatikan ile sürecek. Hele bismillah deyip Papa'nın kapısını tıklatalım bakalım, şu fanî gözlerimiz daha neler neler görecek...

Florero/ Çiçekçi...

Program sunucusunun sekiz günlük Kıbrıs seyahati nedeniyle ''Benim Güzel Bahçem'' ekibinin zorunlu yoğun çalışma dönemi, haftalık çalışmaları yağmur vurmuş, çekimler ertelenmiş. Artık ertelenecek hali yok, yağmur da yağsa, sel de götürse bahçeyi çekilecek kardeşim! Sırtta yağmurluk, ayaklarda 41 numarala sarı çizmeler, yerler çamurmuş ne gam, ''the show must go on''. Her zamanki gibi; iş beklemez, yayın durmaz...

Kamera kıymetli; ıslanırsa iyi olmaz. Yağmurluklardan biri de onun için, biz ıslansak ta dert değil ama kamera olmazsa çekim olmaz, kameramanlar ıslanmakta, kameramız kuru:)

''Taş taşırım, lâf taşımam'' demiş ya bizim çatlak sunucu; geçmiş kayrak taşlarının başına, ''çim derz'' için arada bırakılan boşlukları yoklamakta. Niçin? Efenim; karıncalar varmış, yuvaları bozulmasınmış, rahatları kaçmasınmış. Yağmur telâşı işte, karıncalar işlerini bilir bilmesine de bizim sunucuya anlatması zor bunu, neymiş efenim, ''doğa boşlukları sevmezmiş'', sana ne be kadın, otur oturduğun yerde, karıncaların derdi seni mi gerdi? Kendini düşün sen asıl; doğal olaylar karşısında karıncalardan daha savunmasızsın , bak ıslanmışsın işte! Deli midir nedir yahû? Tövbe tövbeee!...

Program evimizin verandası önündeki ''süs bitkileri'' bölümüne geçen haftalarda dikilen sarı gül tutmuş, hem de yerini sevmiş, ne güzel. Lâvantalar arasında şıkır şıkır gülümsemekte, üzerinde minik yağmur damlacıkları ile. Bir hafta sonra öteki tomurcuklar da açılıp saçılır, seyrine doyum olmaz. Diktiğinin tutması, ektiğinin çıkması öyle olağanüstü birşey ki; suratsız gökyüzü altında, yağmur eşliğinde saatlerce çalışmaya değer! Çiçekten, tohumdan, topraktan uzak ne kadar boş vakit geçirmişiz meğer? Bundan böyle gayrı bizi kimse bunlardan alıkoyamaz, haa, öte yandan; ''yolcudur artık bizim Abbas, rivayet odur ki bağlasan durmaz''. Sepetim dopdolu dönebilmek ümidi ile, hepinize çiçeklerce sevgi+selâm...

Cansacio y caluroso/ Yorgunluk ve sıcak...

''Benim Güzel Bahçem'' programının kamera arkasını belki de en yalın ifade eden fotoğraf işte budur. Vakit öğle sonrası, güneş tepede, altına sığındığımız yabanî eriğin gölgesi bile yeterince serinletmiyor, bol bol ayran, su ve akşama doğru da çay içiliyor. Bu sadece kısa bir an, az sonra kalkılacak, güneşin altında çekime yeniden başlanacak. Ekibin tepesinde yumurta pişiyor olsa da bütün çabalar ekrana yansıyacak görüntüler adına. Bazen 12 saati bulan çalışmalar topu topu 25 dakikalık bir program için. Televizyon dünyasının kuralı bu; siz saatlerce çalışırsınız, izleyici ekranın karşısına geçip izler ve biter. Kolay zannedilir, şıpınişi hallediliyor sanılır ama?...

Toprakla hemhâl olmanın, tohumla, fidanla uğraşmanın, ağaca dokunmanın keyfi ve sonuçta elde edilenler bütün güçlükleri silip geçiyor. Akşam olup güneş etkisini azalttığında hortumu eline alıp gün boyunca bu anı beklemiş olan bitkilere su vermenin hazzı ise tek kelime ile eşsiz! Yavaş yavaş boyunları dikilen, yaprakları canlanan, çiçekleri renklenen bitkilerin teşekkürü herşeye değiyor. Bahçemiz her gün daha bir güzelleşiyor, emeğimiz fidan olup topraktan başveriyor, sevincimiz yorgunluğumuzu derhal kapatıp örtüyor...
''Heyyy, buraya bakın'' diyor ekipten biri, ''güllerimiz açmış!'' Hemen oraya koşuyoruz, bahçeye getirildiğinde dikenli bir daldan ibaret güllerimizin sarılı, pembeli, kırmızılı, beyazlı kahkahalarına gururla bakıyoruz, ''bizim emeğimiz'' diyoruz, ''bizim emeğimiz ve yaradılışın muhteşem kudreti''... Güneşten yanmış enselerimizi, ağrıyan bacaklarımızı unutuyor ''e haydi'' diyoruz, ''daha adaçayları dikilecek, dereotu tohumları neredeydi, şu altınçanaklarını biraz gölgeye almalı, taflanlar gelecekti, geldi mi, ortancalar biraz keyifsiz mi ne, güneş dönüyor arkadaşlar, biraz acele!'' Yeniden başlıyoruz, keyifle, umutla, gayretle. Siz ekranda suyun yüzeyindekileri görüyorsunuz sadece, belki de asıl hikâye su altındaki kısımda yani kameranın gerisinde...
(Güzel yorumlarını aktaran, ekran başına geçip izleyen herkese kocaman teşekkür ile...)

Una relato chiquito/ Küçücük bir hikâye...



''Gözütoprağayanbakar Amca ve Ben''
Yıllar evvel; ben İstanbul'un dik yokuşlu Fulya'sında otururken bir kış ikindisiydi. Hava soğuk, yağmur çiseliyor sinsi sinsi. Avrupa Hastanesi'nin o taraflarda bir cami vardı, o zamanlar inşaatı henüz tamamlanmamış ama ibadete açık. Cemaatin namazdan çıkma vakti, oradan geçiyorum. Camiiden kafasında tığ işi, beyaz takkesiyle çıkmakta olan yaşlı bir adam kapının kenarında kıvrılıp yatmış, sıska, ıslak sokak köpeğine okkalı bir tekme geçirdi, zavallı hayvan böğrüne inen tekmenin can acısıyla gıygıylayarak, kuyruğu bacaklarının arasına sıkışmış vaziyette kaçtı! İçimi dolduran ve hâttâ taşmış olan ''bu ne perhiz, bu ne lâhana o'graten'' duygusu ile yaşlı adama yaklaşıp dedim ki: ''ne yaptı şimdi size orada kıvrılıp yatan o köpek, ne zararı dokundu da tekme attınız ona, havladı mı, ısırdı mı, paçanıza mı işedi, ne yaptı ha?...'' Başındaki tığ işi, zarif beyaz takkesiyle bana dik dik bakmakta olan Gözütoprağayanbakar Amca gayet Türk'çe bir yanıt verdi beni hiç şaşırtmaksızın: ''sana ne, sen itin-köpeğin avukatı mısın?!!!''...
Beynim derhal çoktan seçmeli yanıt şıklarını serdi önüme, numara sırasına göre dizdi:
1-) Hayır, hukuk sistemi içinde henüz beni bir köpeğin vekili kılabilecek herhangi bir madde bulunmuyor sayın Gözütoprağayanbakar Amca, ancak az önce içeride huzurunda eğilip kalktığınız ve dahi alnınızı yere koyduğunuz kudret var ya, işte O mahşer günü olarak nitelediğimiz cümbüşlü günde gayet gacırt bir biçimde yapacak o avukatlığı ve eminim siz bundan hiç de memnun olmayacaksınız!...
2-) Evet, ben itin-köpeğin avukatıyım. Peki ya siz; ''şeytanın avukatı'' mısınız? Al Pacino abimizle herhangi bir kan bağınız mı var? Yoksa bu acaip hikâye içinde Keanu Reeves mi takılmaktasınız? Sizi gidi siziiii, demek sonunda camii içlerine kadar sızmayı başardınız:)
3-) Pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca'cığım; siz bu yaşınıza kadar kutsal kitabınızı Tom Miks, Teksas tadında mı okumuş bulunmaktasınız? Yoksa hiç okumamış mı bulunmaktasınız? Günde beş vakit tekrarladığınız kutsal kelâmların ne anlama geldiğini acep hiç merak etmediniz mi? Öylesine ezber edip, hababam okudunuz mu yani? Yemek tarifi ya da kocakarı ilacı reçetesi muamelesi mi yapmıştınız bugüne kadar siz o kelâmlara? Hayır, öyle ise niçin ''Allah'ın evi''ni kendi günlük sporunuza alet etmektesiniz ki, bırakın da gerçekten ibadet edecek olanlar faydalansın bu camiiden, değil mi ya? Cık, cık, cık...
4-) Hadi gelin küçük bir rol değişimi yapalım sizinle pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca, ben camiiden çıkan, az önce içeride yaratıcısına hûşû içinde ibadet etmiş siz olayım, siz de benim az önce içeride önünde eğilerek ibadet edip kendisine bağlılığımı bir kez daha belirtmiş olduğum kudret tarafından yaratılmış (sizin deyişinizle) it-köpek olun. Şimdi kıvrılın bakiim şuraya, kıvrılıp yatın, birazdan böğrünüze sıkı bir tekme geçiricem, kusura bakmayın, sizinki kadar olmasa da iyi acıtır adamın canını, ama sakın gıkınız çıkmasın, tamam mı? Şurda ufak bir oyun oynuyoruz alt tarafı, altınız buz gibi beton, üstünüz yağmurlu gök iken gene de gelip kıvrıldığınız şu mübarek kapı önünden ansızın böğrünüze inen bir tekmeyle kovacağım sizi, var mısınız?... Evet, makyajınız, ezberiniz tamam di mi, o halde başlayalım, sahne bir, ekşın, motor!
5-) Sayın Gözütoprağayanbakar Amca, elbette ki ben itin-köpeğin avukatı falan değilim, ancak siz galiba kendiniz dışında bütün varlıkları sizi yaratandan başka bir gücün yumurtadan çıkarmış olduğuna inanan meczûpların avukatısınız! Ne yani; siz Allah'ın kıymetli, yüce eşref-i mahlûkusunuz da, sizin dışınızdakiler başka tanrının çocukları mı? Tüh, yazık, bir yanlışlık olmuş olmalı, siz yanlış yerde, yanlış yaratıcıya ibadet etmişsiniz, hemen düzeltin hatanızı bana kalırsa, kendi inancınıza göre bir yer bulup orada ibadet edin, camiileri de gerçek inananlara bırakın lûtfen!...
6-) Takkeniz ne güzelmiş, kim ördü? Üzerinde tığ işiyle yapılmış kuş, çiçek motifleri var, yoksa siz kuşu-çiçeği sever ama ite-köpeğe tekme geçirir bir Gözütoprağayanbakar Amca tipi misiniz? Öyleyse; müsaade eder misiniz şuracığa oturup sizin için biraz gözyaşı harcayayım?
Sakın zahmet edip mendil falan uzatmayın bana, ben kendi mendilime ağlarım...
Belki bu alemde değil ama öte tarafta işinize yarar benim gözyaşlarım, hani şefaât etmek denen birşey var ya? Ne, onu da mı bilmiyorsunuz? İyi de, ne zaman öğrenmeyi düşünüyorsunuz bunları pek sayın Gözütoprağayanbakar Amca'cığım, sizi bağlayan yegâne hak insan hakkı mıdır? Gözünüzün halihazırda yan bakmakta olduğu toprak üzerinize kürekler marifetiyle atıldığında biraz geç olmuş olmayacak mı? Ya az önce tekmeyle giriştiğiniz aç, sıska sokak köpeği gibi bir köpek gelip sizin toprağınızın üzerine kıvrılıp yatarsa, kefeni yırtıp, tahtaları aralayıp topraktan nasıl çıkaracaksanız pek sayın tekmenizi, zor olmayacak mı sizin için? Şimdiden çalışın bence, egzersiz yapın, böyle hoş bir şaka yapması işten bile değil yüce yaratıcının size ve sizin gibilere. Hikmetinden sual edecek değilsiniz ya?...
7-) Höööösssttt, doğru konuş ulan Gözütoprağayanbakar Amca, sen takkenden, sakalından, yaşından başından utanmıyorsan benim utanacak neyim olabilir ki? Gökte, yerde, toprağın altında ve üstünde, ummanların içinde ne varsa hepsini yaratmış olan yüce kudretin gücü adına, Allah Allah Allah Allah, savulun lan!...
Demedim, hiçbirini demedim... Çünkü ben yaşlıya hürmet etmeyi çok küçükken çocuklarına öğretmiş bir ailenin evladıydım, o aile beni inançlarım konusunda da hiç zorlamamış, sadece göstermiş, anlatmış ve öğretmişti. Kolay kolay önüme eğmediğim başımı orada öne eğdim ve yalnızca ''utanıyorum'' kelimesi çıktı ağzımdan, sonra başımı kaldırıp ekledim: ''sakın kendim için utandığımı sanıp sevinmeyin, sizler adına utanıyorum! Kandırdığınızı zannettiğiniz kudret sizi hesaba çekerken bizzat sizin yapacağınız gibi yani!...'' Arkamı dönüp yürüdüm, bol tükürüklü bir ''fesuphanallah'' duydum yağmura karışmakta olan, ne ki önemsizdi, mânasını bilmeyen birinin ağzından bu kelâm çıkmış olsa ne olur, olmasa ne? ''Kal ehli değil, hâl ehli olanların cümlesine selâm olsun...'' Posted by Picasa

Mojado/ Islak...

Napoli dendiğinde sanırım aklıma gelecek ilk kavram bu olur bundan sonra: ''ıslak''... Çünkü biz Pompei'den ayrılıp istasyona gittik, Napoli'ye giden treni dakika farkıyla kaçırıp bir sonrakine binerek Napoli'ye vardık ve beklenen yağmur indirdi! Napoli istasyonunda bir süre bekledik ama yağmur dineceğe benzemiyordu. Şemsiyelerimiz yanımızdaydı, daha fazla beklemenin anlamı olmayacağını düşünerek yağmurlu Napoli'ye daldık...

Yağmurla yıkanan caddede yürürken duvarlardaki afişlerden birini çekip aldım. Islak afiş benimle birlikte Napoli'yi dolaştı, oradan Roma'ya gitti ve dönüp dolaşıp Türkiye'ye, İstanbul'a kadar geldi. Gianluca Capozzi'nin bundan haberi olmadı elbette. Tanımam etmem çocuğu, müziğini hiç dinlemedim, web sayfası falan olduğuna göre tanınmış biri olsa gerektir. Sadece uzanıp duvardaki konser afişini aldım işte, acaiplik parayla değildi Napoli'de:) Kendisine müzik serüveninde başarılar dilerim, biraz bizim popçu çocukları andırıyor, yağmurlu Napoli'den bir anı olarak buruşuk afişi odamın duvarında duruyor...
Napoli
'ye yağmurla birlikte akşam iniyordu. Her tarafını görebildik diyemem, bir otobüse atlayıp sahile doğru gittik. Büyük bir kalesi var. Caddeleri Roma'ya kıyasla daha bakımsız, alış veriş merkezlerinin, mağazaların bulunduğu bir caddede yürüdük. Yağmur telâşı içinde bir akşam kalabalığı vardı. Burada daha karmaşık bir insan profili gözledim, İtalyan olmadığı hemen belli olan çok sayıda kişi vardı. Özellikle istasyon bölgesinde serseri kılıklı sokak satıcıları fazlaydı. Hırsızı, evsizi bolmuş Napoli'nin. Yağmur nedeniyle tıklım tıklım otobüslerde bunu aklımızdan çıkarmamaya çalıştık. Yanındaki küçük kızı ve köpeği ile otobüse binen genç hanıma hemen yer verdiler, ıslak köpekçik silkinip kurulandı, sahiplerinin ayağının dibinde oturdu. Millete baktım kimse tepki verecek mi diye, tık yoktu, sonra birden hatırladım Türkiye'de değil, Napoli'de olduğumu. Benim memleketimde otobüse ıslak bir köpekle bineceksin de seni yaka paça aşağı atmayacaklar? Elinde taşıma kutusuyla bile binmeye kalksan ülkemin gayet nazik halkı ve otobüs şoförleri adamı bin pişman ediyor, çünkü herkes ve her yer çok temiz, çok steril, çok duyarlı ya! Sokağa ''haaak tuuuu'' şeklinde tüküren insanlara gidip ''niye yapıyorsunuz bunu, ben sizin balgamınıza basıp geçmek zorunda mıyım'' deseniz ihtimâl dayak falan yersiniz ama taşıma kutusu içindeki evcilinizi toplu taşıma araçlarında kimse istemez, aman haaa, hastalık, mikrop bulaşır, işer, sıçar, ısırır, parçalar, yer mazallah, değil mi ya?...
Meşhur Capri adasına oldukça yakın Napoli. İtalya'nın sayfiye yerlerinden biri olduğundan daha ziyade tatil şehri havası var. Açık bir havada ve gündüz dolaşma olanağımız olsaydı bize daha güzel gelecekti, eminim. Pompei yorgunları olarak bir de sağanak yağmura yakalanınca kendimizi bir an önce kapalı ve sıcak bir yere atma derdindeydik doğal olarak. Çok ta acıkmıştık. Napoli pizzası ile meşhur ve her sene ''pizza festivali''ne ev sahipliği yapıyor ama İtalyan mutfağının her çeşidini bulmanız mümkün tabii. Roma kadar tanıdık bir yer olmadığından kararlama restoran seçimi yapacaktık. Caddeye konmuş bir tabelâya takılıp işaret ettiği dar sokağa saptık. Küçük, sevimli, sıcak bir aile işletmesine götürdü bizi bu tabelâ, hemen içeri daldık. Sular süzülen şemsiyelerimizi kapı yanındaki şemsiyeliğe bıraktık ve yerde kocaman ıslak izler bırakarak bize gösterilen masaya yerleştik. Oldukça tenhaydı, bizden başka çoluk çocuk yemeğe gelmiş Napoli'li bir aile vardı. Sevimli işletme sahibesi hiç İngilizce bilmiyordu, e bizde de İtalyanca epey Allah'lıktı ama bir şekilde anlaştık. Zeytinyağlı ızgara sebzeler, çeşitli haşlanmış otlar görerek sevinen ben hemen şipariş ettim tabii. Bizimkiler genellikle deniz mahsûllü ev yapımı makarnalar tercih ettiler...
İtalya'da makarna bizdeki gibi bekâr yemeği değil, öteden beri çok özel. Elde hazırlanan makarnalar türlü soslar eşliğinde servis ediliyor ve en makbûl yiyecek sayılıyor. Restoranlarda ev yapımı makarnalar bulunuyor ve İtalyanlar makarnayı biraz dişe gelir şekilde, az haşlamayı tercih ediyorlar. ''Al dente'' kıvamında pişirilmiş bu makarnaları fazla haşlanmış, yayılmış makarna severler beğenmeyebilir. Ben bu diri makarnaları severek yedim, zaten etli, tavuklu, deniz mahsûllü olanlarla işim olmadığından sebzeli çeşitleri seçtim. Kızarmış ev ekmeği üzerinde servis edilen domatesli, sarmısaklı, kekikli, zeytinyağlı sos -ki sanıyorum adı bruschetta idi- yemek öncesi başlangıç olarak gayet hoş oluyor. İtalyan zeytinyağları çok lezzetli ve hemen her yemekte bulunuyor. Balzamik sirkeleri de çok tuttum, bu altın yeşili, yoğun kokulu sızma zeytinyağlarıyla pek yaraşıyor doğrusu...

Napoli'nin simgeleri çok, limonlarla çevrili balkonda elinde acı kırmızı biberle görülen bu ''Pulcinella'' karakteri de bunlardan biri. Napoli'nin limonları ile yapılan meşhur ''limoncello'' likörleri ve içinde limon olan birçok içki, reçel, tatlı vb. satılıyor turistik mağazalarda. Bol miktarda ev makarnası, baharatlar, kurutulmuş mantar çeşitleri ve soslar da hediyelik olarak, özel ambalajlarda satışa sunuluyor. İplere dizilip kurutulmuş kırmızı biberler her yerde var. Pompei'den de oraya özel kıtır kurabiyelerden aldım, az şekerli, üzeri limon glazürlü, sert ama lezzetli şeylerdi. Napoli'deki restoranda ''baba'' adı verilen yerel tatlıdan yedik. Bir tür likörlü turta denebilir. Değişik ve hoş lezzetlerdi...
Daha önce de söz ettiğim ''Napoli Müzesi''nde hem Pompei ve Herculanum'dan çıkarılanlar, hem de pekçok farklı döneme ait resim ve heykeller sergileniyor. El Greco'nun bu tanınmış tablosu bu müzede bulunan eserlerden biri. Biz müzeye yetişemedik ne yazık ki...
Napoli oldukça eski bir yerleşim yeri. Geleneksel havasını korumuş, binalar çoklukla eski yüzlü, merdivenli dar sokaklar nispeten geniş ara caddelere bağlanıyor. Ultra modern bir taraf göremiyorsunuz şehirde ve bu gayet hoş geliyor insana. Bu da Napoli'nin eski günlerinden bir fotoğraf...
Yağmur altında Napoli işte bu şekilde görünüyordu. Şehre adım attığımız andan ayrılana kadar hiç hızını kesmeyen yağmur anlaşılan Napoli'de sıradışı bir vaziyet değildi...

Vezüv'ün eteklerindeki körfeze kurulu güzel şehirden aklımda kalanlar bunlar oldu. Yağmur nedeniyle yemeği uzattıkça uzattık, hoş aile işletmesinin sıcakkanlı sahipleriyle hoşbeş ettik, meğer elli yıldan beri varolan, tanınmış bir yermiş burası. Özellikle de ev yapımı şarapları ve büyükannelerinin formülü ile yaptıkları makarnaları meşhurmuş. Kahvelerimizi içerken masamıza gelen restoran sahibi Türk olduğumuzu öğrenince coşup bize İtalya restoranlarını tanıtan bir kitap hediye etti, buraya gelenlerin yaptığı üzere ben de kartımı imzalayıp bıraktım. Sanki evimizde yemek yemişiz hissi ile bizi ağırlayan bu tatlı insanlara teşekkür edip istasyona doğru yola koyulduk. Roma Termini'ye gidecek olan ''Eurostar'' treni Napoli'de rötar yaptı, bekledik. Napoli istasyonunun sahipsiz köpeklerini sevdik. Roma'da hiç rastlamadığımız sokak köpekleri Napoli'de vardı ama dediğim gibi, kimse onlardan rahatsız değildi ve istasyon içinde bile serbestçe dolaşabiliyorlardı. Trenimiz nihayet gelince, gecenin epey ilerlemiş bir saatinde binerek Roma yolculuğuna başladık. Yorgun yolcularla dolu tren sessizdi ve millet Roma'ya kadar uyudu. Yol boyunca devam eden yağmur Roma'da hızını kesmişti. Gecenin geç saati olmasına rağmen çok kalabalık olan Roma Termini'den çıkıp otelimize döndük. Roma'daki son günümüze hazırlanmak üzere yataklarımıza uzandık. O kadar yorgunduk ki hemen uykuya daldık, limon kokulu sokaklardan gelen mandolin sesleri, eski Napoliten şarkılar ve denizi buruşturan yağmurla Napoli'yi de hatıralarımıza yazdık...

Pini di Roma/ Roma Çamları...

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde güzel bir konser, ardından İtalyan esintisinin devamı, Pucci'de hoş bir yemek... Respighi'nin senfonik şiir üçlemesinden ''Roma Çamları'' bu geceye damgasını vurdu denebilir. Dostlarla keyifli bir buluşma, Roma öncesi prova:) Güzel taraflarından biri daha; sevgili Selim Atakan'la rastlaşma. ''Yeni Türkü'' günlerinden bugünlere uçan, daldan dala, renkten renge konan bir sohbet. Bu kadar değil elbette, ayrıntılar ve devamı yarına...

Quanto de lebo?/ Borcum ne kadar?..

Kadın hastane odasında, yatağın kenarına oturup düşünür. Sol göğsünde inceden bir sızı başlamıştır, olağandır, çünkü kesilen yer bir müddet sonra sızlar, acır. Koridorlar tenha, hastane sakin, sessizdir. Saatler birer birer eksilir, zaman usulca geceden sabaha devrilir...
Gün bayramdan bir evvelidir, gündüzki arefe telâşı artık dinmiştir. Hastane sanki omuzunun üzerinden dönüp bakar gibidir Ankara'ya, Ankara pek aldırmaz buna, zaman geçtikçe ışıkları azalır, dışarıdaki keskin ayaza karşı karanlığı sıkıca giyinir, kapatır gözlerini, çünkü bilir, ertesi gün bayramdır, ruhları kan tutacaktır, bunun için dinlenmiş olması gerektir...


Kadın bu defa hastaneye yatacağını yakınları dışında pek kimselere söylememiştir. Çünkü hastane dendiğinde insanların aklına hemen hastalık gelir. Oysa bir sene evvelinin izlerini silip süpürmek, kesilip alınanları yerine koymak öyle kolay değildir. Ama bunu anlatamazsınız herkese elbette, yaşamayan nereden bilir? İnsan hastalığın bedeninden alıp götürdüklerini yeniden edinebilmek için bazen defalarca kesilir, biçilir, tekrar dikilir...

Kadın bu kez keskin ve apaçık bir tek başınalığı seçmiştir. Yanına kimseleri istememiş, geçen sene hayatına destursuz giren hastalıkla, bu kez odada ikisinden başka kimse olmadan yüzleşip hesaplaşmaya niyet etmiştir. ''Beni alamadın diye kızgın değilsin, değil mi?'' diye sorar kadın. ''Bunu da nereden çıkardın şimdi?'' diyerek hınzırca gülümser adı herkesçe bilinen hastalık, ''sadece aykırı davranışları severim, o kadar. Yoksa alıp götüreceğim sürüyle can zaten var , yeterince meşgûlüm yani, o-hooooo, seninkine gelene kadar...'' ''Öyle mi, pekâla o halde'' der kadın, ''birşey içer misin, dolapta nar suyu var.'' ''Yok almayayım, sağol'' der hastalık, ve ekler, ''biliyor musun, aslında bana düşman gibi davranılmasına çok alışkınımdır, hâttâ tuhaf bir zevk te duyarım bundan. Ama sen öyle yapmadın, beni hayatının bir parçası olarak kabûl ettin, ben senin bazı parçalarını koparıp almıştım hâlbûki, gene de benden nefret etmedin. O yüzden şaşkındım biraz, kaç defa gitmeye niyetlenip hani katili kan çeker hesabı, gene geri döndüm ama merak etme, artık ikna oldum, yürümüyor bu ilişki, nefesini seninle bölüşmeyeceğim bundan böyle...''
Elindeki bardaktan bir yudum alırken ''doğrusunu istersen, seninle ilgili merak ettiğim hiçbir şey yok'' der kadın, ''tanıyorum seni, çünkü sen bana zararlı olan bütün düşünce ve davranışların toplamıydın. Seni kendi özümden, varlığımdan bizzat ben doğurup çıkarttım. Ama çok şükür ki; iş işten adamakıllı geçmeden ve gayet birden, bu derin uykudan uyandım. Sen de dahil, hiçbir şeyden ve hiçkimseden korkmamayı bu sayede başardım. Bu sebeple, şimdi söyle bana, borcum kaldı mı sana ve kaldıysa ne kadar? Zira seni serbest bırakıyorum, bunu nefret ve öfkeyle değil, sevgi ve şükranla yapıyorum üstelik. Sen olmasaydın bu kadar çabuk uyanamayabilirdim, farkındayım, biliyorum. Haydi son bir kez sarıl bana ve ayrılalım, git artık, seni bağışlıyorum, aşkımız buraya kadar...'' Bir hasta ile korkunç ve amansız olarak bilinen hastalığının kucaklaşıp vedalaşması şüphesiz ki öyle kolay anlatılmaz. Dışarıdan bakan biri birbirine dolanıp ayrılan renk sarmalları, tuhaf dumanlar ve ürkütücü gölgeler görür, zaten pek birşey anlamaz. Fotoğrafı çekilebilir belki, ancak neticesi net olmaz. Hani Şeyh Gâlib demiştir ya; ''su suyur, düşman uyur, hasta-i hicrân uyumaz'' Hastalığı ikinci bir ruh gibi sûretinden soyunup gittikten sonra uyumaz kadın, hastanenin duvarlarına sinmiş eski sesleri, nefesleri dinler. Yakazalar (*) uğrar gecesine, yan odalarda dermansız hastalar ıstırapla inler. Sabah olur, kalkıp alelacele giyinir, çantasını hazırlar, izin kağıdını imzalayıp dışarı atar kendini. Sağa-sola hiç bakmadan, son sürât gelir yaşadığı yere. Merdivenleri hızla çıkıp kapıyı açar, dışarıdaki kurşunî ağır hava içeri dalmadan atar evine yorgun ruhunu ve kurban niyetine kesilmiş bedenini, kapıyı hemen kapar. Nihayet kapının ardında kalır topluca ölüşlerin o kırmızı son nefesi ve parlayarak inen bıçağın kararlı keskinliği. Ve sokaklarda şimdi artık sadece ''kuzuların sessizliği''...

(*) Yakaza: Uyku ile uyanıklık arasında, zihnin şuurötesi tecrübelere açık olduğu hâl ve zaman parçası. Osmanlıca sözlüğe göre ''yakza'' uyanıklık, dikatte olma hâli...