JellyPages.com

Çarşamba, Temmuz 10, 2013

Denso/ Yoğun...

Önce; Çarşamba gecesi bir araya geldik ve eğlendik. Çünkü senelerdir TRT İstanbul Radyosu'nda birlikte çalıştığım sevgili arkadaşlarım hem sağlıkla geri dönüşümü kutlamak, hem de beni İstanbul'dan Ankara'ya ağlaya sızlaya değil, güle oynaya uğurlamak istediler. Hepsine bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum, onları çok seviyorum. Hem; biz ayrılmıyoruz ki, her zaman beraberiz...
Sonra; O'nu andık. Biliyorduk ki O ağlayarak, üzülerek değil anlaşılarak, düşüncelerinin farkında olarak anılmayı isterdi. Bu anmaya kimi zaman hüzünlü, kimi zaman oynak Rumeli türkülerinin eşlik etmesine kızmazdı. Çünkü O evvelâ insandı, öfkeleri, sevinçleri, aşkları, yanlışları, doğruları, inatları, hırçınlıkları, zaafları vardı, elbette olacaktı, olmuştu. O güzel kafasının içindeki fikirlerin, sonradan bütün dünyanın -hâttâ zamanında düşmanları olarak savaşmış olduğu devlet başkanları ve komutanların bile- övüp hakkını teslim ettiği müthiş öngörüsünün aradan geçen bunca uzun yıla rağmen taptaze ve güncel kalabilmiş olmasıydı asıl saygı duruşunu hak eden kavram. Dünya kaç tane böyle adam görmüştü ki? Ayağa kalkıp beş yaşımızdaki anaokulu önlüğümüzün altında küt küt atan ufak yüreğimizi, avucumuzda sımsıkı tutulmaktan terleyen kasımpatı saplarını, minicik askerler olarak büstü başında tuttuğumuz 10 Kasım nöbetlerini hatırlayarak ve elimizde olmadan direği sızım sızım sızlayan burunlarımızı çekerek birkaç dakika sessizce, sadece O'nu düşünerek siren seslerini dinlemek çok muydu yani? Ben yeşil-beyaz çubuklu buruşuk pijamam ve yıkanmamış yüzümle ellerim iki yana yapışık ve duygularım gene karmakarışık saygı duruşundayken kedi çocuklar da sıraya dizilip öylece beklediler, siren sesleri sona erip saat dokuzu on geçene kadar hayata beş dakika ara verdik. Hiç görmedik O'nu ama ne çok özledik...
Sonra; aldım telefonu elime, çevirdim numarayı, açtı. ''Hani söz vermiştin ya ameliyatımdan önce'' dedim, ''konuşacaktık''. ''Sözüm söz'' dedi, ''gel de konuşalım hadi...''
Kalkıp gittim tabii, Çamlıca sırtlarında muhteşem manzaralı bürosunda oturup didik didik ettik birçok şeyi. Şöyle ki:
- Eğer %1'lik bir tereddüdüm olsaydı ben ''T.H.E İMAM''daki Emrullah rolünü oynamayı kabûl etmezdim. Bu işe soyunduğumda asla arkama bakmayacağıma dair kendime söz verdim. Çok eleştirileceğimi ta başından biliyordum zaten. Ama bu eleştiriler içinde gerçekten çok güldüklerim de oldu lâf aramızda:) Bu ''pardon''u olan bir konu değildi, farkındaydım. Nitekim; daha film vizyona girmeden evvel tüm namlular üzerime çevrilmişti, buna hiç şaşmadım. Hâlbuki filmin yönetmeni de ben değildim, senaristi de, ben yalnızca Emrullah rolündeki adamdım, kaldı ki filmde benden başka bir sürü oyuncu vardı...
- Bu filmi Sinan Çetin yönetseydi çok daha sert bir film çıkacaktı ortaya. Beş-altı kere toplantı yaptık, çok heyecanlandığı bir projeydi ama senaryo konusunda anlaşamadık onunla. Niyetimiz onun istediği kadar sert bir film yapmak değildi, bu sebeple yollarımız ayrıldı. Filmi o yönetseydi gene ben başrol oynar mıydım? Sanmıyorum, belki...
- Bu bir dinî film değildi, bir ''imam hatipli'' filmi hiç değildi ama herkes konuyu böyle anlamayı seçti. Bu kendisi ile ilgili gerçekleri gizleyen, gizleme gereği duyan, saklanan herkesin filmi olmalıydı oysa. Olamadı. Elbette mükemmel bir film değildi ama o kadar yerden yere vurulacak bir film de değildi, daha kötü o kadar çok film var ki, herkes eleştirmeye baştan hazırdı zaten, öyle de oldu...
- Ramazan'da vizyona girmek önemli bir teknik hataydı, bu filmin gişe başarısını etkiledi. Hikâye iyiydi, senaryo sağlamdı ama bazı şeyler seyirciye yeterince anlatılamadı. Ben olsam filmi böyle bitirmezdim, zaten bizim filmimizin ne başı, ne de sonu öyle değildi. Fazla uzatılan sahneler sebebiyle seyirci çoğu yerde filmden koptu. Eleştirilerin haklı olan tarafları tabii ki var ama yönetmene bir yere kadar karışabilirsiniz, daha fazlası olmaz. Devam filmi çekilecek, hâttâ bir televizyon filmi ya da dizi olarak düşünülüyor. Hikâye buna müsait. Ama ben önce müzisyenim, asıl işim bu ve her zaman da öyle olacak. Protest ya da arabesk müzik yaptığımı kabûl etmiyorum, benim müziğimde arabesk tını yok. Herkesin karşı çıktığı şeyler olduğu gibi benim de var ama sadece birşeylere karşı çıkmış olmak için müzik yapmıyorum. Bu benim kendimi ifade etme biçimim, belli bir kesimin sanatçısı değilim, mesajımı şişenin içine koyup denize bırakıyorum, kim bulup okursa artık...
- 15 senelik müzik hayatımda sadece iki klip çektim. Popüler olayım, herkes beni tanısın diye bir derdim yok. Konserlerim zaten doluyor, birçok albüm yaptım. Hobisi motor olan bir adam olmadım hiç ama bu motor bana yapıştı, yakamı bırakmıyor. Satayım dedim, satamadım da:) Arada binip dolaşıyorum. Filmde saçlarım kaynaktı, o da bir etikete dönüştü ama şimdi kestim. Ben Emrullah ya da Emre değil, Eşref Ziya Terzi'yim, bunun anlaşılmasını istiyorum. 23-24 yaşlarında olsaydım bu rolün getirdiği şöhret hayatımı belki sarsabilirdi ama 37 yaşında, evli ve üç çocuklu bir adamım, düzgün bir aile hayatım var, bundan da çok memnunum, ötesini niye isteyeyim ki?.. falan dedi, daha da birçok şey söyledi ama hepsini niye şimdi yazayım? Bırakın da ''azzzzz sonraaa'' diyerek işimin keyfini çıkarayım:)
Çıkarken filmin dev afişinin önünde duran meşhur YAMAHA'nın hatırını sordum. Doğrusu bana birkaç numara büyük birşeydi:) Ona atlayıp peşine düşecek herhangi birşeyim ya da ''T.H.E İMAMİYE'' adlı aynı filmin hatun kişi versiyonunu oluşturup rol almak gibi bir niyetim de yoktu, küçük bir hatıra fotoğrafı için izin istedim sadece bu siyah ve büyük şeyden. Eşref Ziya röportajını ameliyatımdan evvel plânlamıştım, İstanbul'dan ayrılmadan önce de yaptım işte, konu bu. ''T.H.E İMAM''ı hâlâ izlememiş olanlara izlemek için biraz zaman vereyim, kısa süre içinde röportajı yayınlayacağım. Serin İstanbul akşamına çıktığımda, ellerim cebimde bir süre yürüdüm, bir de baktım ki ''len mıhtaaar, naasssın'' diye diye Üsküdar'ı bulmuşum:) Sırtımdaki kocaman çantadan mıdır, kafamın içinde dönüp duran tilkisel yoğunluktan mı artık bilemeyeceğim, omuzlarım ağrıdı birden. İstanbul'a öyle sessiz sedasız bir veda da yakışmazdı ya, kalabalık ve yoğun elvedalar uçuşuyor havada, deniz ise nicedir mûtedil dalgalı zaten. Bunca yoğunluğa rağmen...

4 yorum:

Dost dedi ki...

Istanbul bir sevgilisini daha kaybediyor.

Başak dedi ki...

Yolunuz açık olsun,sizin için herşey daha iyi olsun.

b a v e r dedi ki...

sağlık olsun çok klişe bir laf ancak,-sağlık için, sağlık olsun...

cenkunal dedi ki...

Ankara'yı çok severim ve ilk gittiğimde hiç sevmemiştim.
...
İstanbul'a hayrandım.
...
Ama Ankara'nın yeri artık başkadır bende.
Yeni mekanınızda sağlık ve mnutluluklar dilerim...