JellyPages.com

Salı, Mayıs 17, 2005

Tırmık İzi/Comienzo...

Hayat; bugün de hafifçe çizdi beni, yıllardır yüzümde taşıdığım, hiç kaybolmayan tırmık izi belki zamanla soldu, belirginliği azaldı ama, ruhuma atılan çiziklerin derinliği niyeyse azalmıyor zamanla... Ey Cân, insan burnunun dibinde uzun zamandır yaşanmakta olan ama ayân edilmesi bu denli güç birşeyi ansızın öğrenirse, ne düşünür, ne yapar, bunu ben söyleyemem sana... Hani ufak bir saksıda, çekingen, küçük çiçeklerini yapraklarının altına saklayarak seninle hayatı paylaşan ama hiç konuşamayan bir menekşen vardır, sen konuşursun onunla zaman zaman, dibindeki tabağa usulca su koyar, yapraklarını aralar, solmasın, küsmesin, çiçeklerini esirgemesin istersin ya... Hani onun suskun hali seni incitir, yanında-yöresinde kendine benzer kimsesi olmadığından o derin yalnızlığı içinde gene de yaprak verip çiçek açarak yaşamını sürdürüyor olması gözlerini yaşartır ya... Birşey olmasın diye gözün gibi baktığın ama yalnızlığını azaltamayacağını hep bildiğin o bir saksı menekşenin dibine, senin haberin olmadan birilerinin her gün, azar azar çamaşır suyu dökmesi gibi düşün, sen yaşatmaya çabalarken, koruyup kolladığını sanırken, yanında olmadığın, olamadığın zamanlarda öldürmeye çalışan bir elin varlığını öğrenmek!... Taşımak zordur bunu, yüzümdeki tırmık izinden bilirim. Üstelik; ben o iz ilk günlerdeki kanlı ve çirkin yırtıklığından kurtuldukça ona alışmış, zamanla sabahları uyanıp aynaya baktığımda yerinde duruyor mu diye arar olmuştum, benim bir parçam olmuştu giderek... Ama; buna alışmak mümkün müdür, insan böyle birşeyi aradan uzun zaman geçtikten sonra ''küt'' diye öğrenince, yani çekingen menekşe yavaşça solarken olan-biteni kulağına son sesi ile fısıldadığında ''ya, demek öyle, e ne yapalım, kader böyleymiş, olan olmuş nasılsa'' diyebilir mi, kestiremiyorum şu an. Sahnesi geldiği için, makyajı tamamlanmamış olduğu halde, gecikmenin telâşı ile sahneye çıkmak zorunda olan bir oyuncu gibiyim, belki kafamdaki replikler tamam ama, çok şey eksik...

''Artık dua etmeyeceğim'' diyorsun, belki de haklısın kendince, ama lütfen bana izin ver, senin etmeyeceğin duaları da ben edeyim. Çünkü Cân; ben halen sırtımı dayayarak oturamam bir yere, orada saplı duran gümüş hançerler birbirine değip canımı acıtıyor. Ama aynada her sabah cesaretle bakarım yüzüme, tırmık izim orada mı hâlâ diye... O da ilkten çok canımı acıtmıştı, ama sonra acım geçti, keskin kenarları giderek incelirken izledim onu, şimdi artık yüzüm çok solgun olmadıkça fark edilmiyor bile, ama aradan seneler geçmesine rağmen kaybolmadı, biliyorum, hep orada kalacak, sessizliğe kaza ile, yanlışlıkla atılmış bir imza gibi... Ve ben gene dua edeceğim, kötülüğün silinmeyeceğini bile bile, aptal bir umutla değil ama, bilmiyorum, anla işte. Varolduğunu hep bildiğim ancak hiç karşılaşmadığım birşeydi bu, babamın ölümü de öyleydi. Ancak; bu durumda kimse ölmediği için, kalanlar nasıl bölüşecek bu ağırlığı, hayatın terazisi ne tarafa kayacak, söylemek zor... Zaman sanırım, gene o önümüz sıra koşup ateş kızılı yelelerini savuran ve yüzünü hiç göremeyeceğimiz büyülü at, o koştukça tozlar savrulacak, sonra da tozlar tozlara, küller küllere... dediği gibi filmlerdeki rahiplerin, öyle olacak herhalde. Son sigaram da şimdi bitti...

1 yorum:

Cân dedi ki...

"Bir sözün değerini, ardından gelecek bir söz tamamlayabilir ve çoğaltabilir." belki diye...

(...) Zaman içerisinden yüzlerimiz geçerken, bizi, -kendini hatırlatmak için bile sahibinin solgun zamanlarını bekleyen, o sinsi- tırmık izleri ile tanıştıran Yazar, sonrasındaki yüreğimizden boşalan kanlı nefeslere "Siz yazdınız!" diyor? Keza üzerlerimizdeki "Yangında ilk kurtarılacak" etiketlerinin yazanı da O! Buhura sebep iç yangınlarımızın sonunda, yangından ilkin kendimizi kaçıralım-mış diye, lâkin hani buhurun, yangının yazanı? Hançerler birbirine değip canımızı acıttığında, "sırtımızı dayayarak oturmak" bizim kalemimizden çıkıyor, ama gümüş hançerlerin saplanışının yazanı...? Hayır, hayır! Bunlar isyan değil, ama sol elimizin sağ elimize hissettirdiği varlık duygusu bile -meğer- gerçek değilken, kendimizi O'na kırılmaktan ne kadar uzakta tutabiliriz sizce? Kader; önümüze düşen bir yaprak değil ki bizim! Niye dua edelim?