Benim ''Pedruşka'' diye seslendiğim ve daha sonraki görevlerimde de muhakkak ziyaretine gidip elini öptüğüm Pedro Ketremizgil amcam Antakya'nın tarih kitabı gibiydi. Arapçayla karışık zor anlaşılan Türkçesiyle bana kahve falları bakar, küçük oğlu İlyas, gelini ya da komşularından biri falı bana tercüme ederdi. Ne vakit ziyaretine gitsem Antakya'lıların ''bahur'' dediği özel tütsülerden yakar ve bakır tütsülüğü başımın üzerinde dolandırarak nazarları, kem gözleri benden uzak tutmak için dualar mırıldanırdı. Ağrıyan yerlerime sürmem için kutsal yağla ıslanmış pamukları ufak naylon torbalara koyar, yağa batırdığı işaret parmağıyla da mutlaka alnımın ortasına bir daire çizerdi. Bu yağ çok enteresan bir şekilde cilt tarafından derhal emilir, birkaç dakika içinde yağdan eser kalmaz, sanki uçup giderdi. Sandal ağacına benzer hoş bir kokusu olan bu yağın şiddetli başağrılarımı geçirdiğine, sivrisinek ısırıkları ve kedi tırmıklarıyla örselenmiş cildimi iyileştirdiğine kaç defa tanık olduğumdan nedenini-niçinini tartışmaya hiç gerek görmeden her ziyaretimde birkaç torba yağlı pamuk alır, bununla dalga geçmeyeceğini bildiğim, inançlara saygılı eşime-dostuma dağıtırdım... O bütün Antakya'nın ''Ammo Pedro *''suydu, aramızdaki 50 seneyi aşkın yaş farkına rağmen de benim sevgili ''Pedruşka''mdı, en son kansere yakalandığımı duyduğunda aramış ve üzgün, titrek sesiyle ''çok üzüldüm ama geçecek, iyileşeceksin, korkma'' diyerek içimi ısıtmıştı. Bayramlarda, özel günlerde araşıp konuşurduk. Neden sonra, bundan bir hafta kadar önce gördüğüm bir rûya üzerine sabah uyanır uyanmaz elimde kalan son pamuk parçasını içine yerleştirdiğim cam kavanozu yokladım, aradan geçen zamana rağmen hâlâ ıslak ve taze olduğunu görerek saygıyla kokladım. Daha sonra da Meteoroloji'deki işime giderken, yoldan büyük oğlu, Antakya'nın çok meşhur humus ve baklacısı İbrahim Usta'yı aradım ve...
* Ammo/Amca (Bildiğimiz ''emmi''nin yöresel söylenişi)

