JellyPages.com

Cumartesi, Eylül 28, 2013

Guiõn/ Senaryo...

İstanbul bu öğleden sonra bir kısa film senaryosu yazdırdı bana, iki arada-bir derede, Üsküdar'dan Beşiktaş'a motorla geçerken... Tamyol giden motor denizin ortasında bir yerde hız kesip duraklarsa bilin ki kendisinden daha büyük bir yüzer nesneye yol veriyordur. Öyle oldu; dev bir yük gemisi durup ona yol veren küçük yolcu motorunun önünden ağır ağır geçti, maviydi rengi, ismi ''Valentia'', Beyrut yazıyordu burundaki isimliğin hemen altında. Kimseler yoktu güvertesinde, gözlerimi kapayıp bir düş kurdum. Güvertede bir denizci, geminin tam ortasına gelen kısımda durmuş, gidiş yönüne ters duruyor, gemi Karadeniz tarafına ilerlerken o ters yöne bakıyor. Keskin poyraz ısırıyor yüzünü, boğazın derin suları daha bir lacivert bu soğuk, kar habercisi havada. Beyrut'u düşünüyor, yağmurlu liman gecelerini... Birkaç kadeh rom içmek üzere kapısını araladığı ''Kırık Boynuz Barı''nın sigara dumanlı, alkol buharlı ve sıcak havasını hissediyor yüzünde güvertedeki soğuk rüzgâra inat. Sonra tutulduğu kızı; adı onda saklı olan, bir gözü diğerinden hafif küçük, kumral, çirkince ama çekici. Ağzının kıyısında parantez misali ince gamzeleriyle ıslak Beyrut geceleri içinden keskin bir ıslık gibi kayıp giden o kızı. Şimdi karşılaşsalar ihtimâl tanımazlıktan gelir denizciyi, denizcilerin sevda hikâyeleri sabıkalıdır zira, romanlar, filmler hep öyle anlatır ya. Ve neredeyse tamamında denizciler hep aynı barda rom içerler, boğazlarını yakıp geçer hep imkânsız bir sevda. Gecenin geç denen zamanlarında, sağdan soldan gelen köpek havlamaları eşliğinde çıkarlar bardan, yanlarında hiçbir zaman ''sevgilileri'' olamayan eksik kadınlarla, yıkıla yıkıla...
Elleri cebinde denizcinin, ceplerinde kimbilir ne zamanlardan kalma tütün döküntüleri, yabancısı olduğu memleketlerin madenî kuruşları belki, harcanmasına vakit kalmadan ayrılınmış oralardan ama nasılsa gene gidilecek, saklanıp unutulmuş işte, öylesine... ''Valentia'' mavi bir makas gibi keserek ilerliyor boğazın örtüsünü, geçerken İstanbul martılarının haylaz çığlıklarını bastıran bir düdük çalıyor, hiç tamamlanamayacak, yarım sevdaları selâmlıyor kendi diliyle. Gözlerimi açıyorum; gelmişiz bile, benim filmim de yarıda kalıyor böylece. Kalan kısmını herkesin kendi kafasına göre tamamlayabileceği, ya da belki kimsenin sonunu getiremeyeceği bir senaryo olarak kalkıyor düş kitaplığının raflarına. Güle güle ''Valentia''...
Posted by Picasa
(Senaryoya kendi bakışıyla yorum getiren dostlara sevgi ve teşekkür ile...)

2 yorum:

Oya Kayacan dedi ki...

Durmadan yazan bir kafa. Bir yaşam tarzı. Çoğunlukla gerçek bir yerde kalıyor ben başka bir yerde. Sonra vuruyor bir tokmak kafama kafama. Bakıyorum ki gemi geçmiş gitmiş, bıraktığı dalga ile boğuşmak gerek...

AHMET KEMAL ŞENPOLAT dedi ki...

bu konu ile ilgili olarak kısa bir gözlemimi belirtmek isterim. Ben boğaziçindeki küçük kayıkları ve motorları sokaklarımızda dolaşan gariban fıkara sokak köepklerine benzetirim hep:)) bunu boğaza biraz uzaktan ve tepeden baktığınızda daha iyi anlarsınız. Onlar hep kendilerinden fiziksel olarak çok çok büyük olan gemilere yol vermek için durmak zorundadırlar , bir köşeye tehlike geçene kadar sinerler. sesleri yoktur. olsa da o hengamede duyulmazdır. kimse onları o hengamede kaale almaz. bilakis herkes çirkin de olsa ona göre muaazzam büyük teknoloji harikalarına bakarlar.çünkü karşılarında aynı su dünyasının da bir parçası olsalar onlardan çok çok daha gelişmiş büyük kocaman gemiler ( bu biizm dünyamızda "insanlar" oluyor) vardır. Uzaktan bakınca o kadar küçük ve zavallı gözükürler ki onlara acırsınız. akıntı ile mi boğuşsunlar , ekmek derdine karşıya mı geçmeye çalışsınlar , yol mu versinler ya da kime yaransınlar anlayamazsınız. bir gariplik , mahsunluk vardır onlarda..yeni dünyada sanki onlara yer yoktur. ancak bakmasını değil görmesini bilen onların bu fıkaralığını , merhamete gerek duyduklarını anlar. aslında Onlar korkak , hakim ama cesurdurlar ! :))

AHMET KEMAL ŞENPOLAT