JellyPages.com

Cumartesi, Eylül 28, 2013

Lluvia/ Yağmur...



KEDİ TANRI BASTET’İN ÇOCUKLARI

Hayvanlarınız varsa eğer, onların sandığımızdan daha zekî olduklarını zaten biliyorsunuzdur. Fakat bazı hayvanlar olağanüstü işler başarmalarını sağlayan gerçekten şaşırtıcı güçlere sahip. İçgüdü? Sezgi? Psişik algılama? Hiç kimse açıklayamıyor, ama hiç kimse…
Brad&Sherry Hansen Steiger/Hayvanların Gizemli Güçleri

Altı yıl kadar önceydi. Antakya’daki geçici görevim sırasında üşüterek hastalanmış, giderek ağırlaşan hastalığım nedeniyle görevimi zor tamamlayıp İstanbul’a dönmüştüm. Zatüree başlangıcı teşhisi konulmuştu, şiddetli öksürük, gece terlemeleri, sırt ağrıları ile boğuşuyor ve tedavi oluyordum. Berbat bir kış akşamıydı, sulu kar yağıyor ve şiddetle esen poyraz ortalığı kasıp kavuruyordu! Müzik setinin tozunu aldığım bezi salon penceresinden silkelemek üzere camı açtım, tüy bırakmadığı için çok sevdiğim toz bezimi rüzgâr elimden alıp arka bahçeye uçurdu! ‘’Bu korkunç havada bir toz bezini almak için dışarı çıkıp, üstelik oldukça hastayken bir de tekrar ıslanıp daha kötü olma riskini göze almamalıyım, saçmalık olur doğrusu’’ diye düşünerek camı kapadım. Ama; içimden bir ses ‘’paltonu giy, atkını boynuna dola ve çık, hemen çık’’ diyerek zorluyordu beni. Bir süre salonda kararsızca dolaştım, sonra daha fazla karanlık basmadan çıkıp bezimi uçtuğu yerden alarak hemen dönmeye karar verdim. Giyindim, ayağıma kalın çoraplarımı ve botlarımı geçirdim, apartmandan çıkarak arka bahçe duvarının yanına indim. Şansa bakın ki; toz bezi duvarın arkasındaki bitişik bahçeye uçmuştu. Alabilmek için ortalama yükseklikteki duvara tırmanıp öte yana geçmem gerekecekti. Hazır çıkmışken üşenmeyip duvarı geçmeye karar verdim, tırmanıp bitişik bahçeye atladım. Esen poyraz ve şiddetli yağmur yüzümü kırbaçlıyordu. Biraz yamaç olan bahçenin toprakları saatlerdir yağan yağmurda vıcık vıcık çamur olmuştu, buz gibi sular küçük ırmaklar halinde yamaç aşağı akıyordu. Sarı toz bezim çamurlara bulanmış halde, az ötede gözüme ilişti. Oraya doğru giderken çamurlar arasında bir şeyler gördüm, küçük kütleler, üzerlerinden akan suların yolunu kesen ufak tümsekler… Taş sandım önce ama yaklaşıp bakınca bunların henüz doğurulmuş, göbek bağları duran küçücük kedi yavruları olduğunu fark ettim. Üzerlerinden çamurlu sular akmakta olduğundan renkleri seçilmiyordu. Minicik bedenleri çoktan buz kesmişti, ortalığa saçılmış halde bulduğum bu küçük kediciklerin hiçbiri yaşamıyordu ne yazık kiL… Derin bir üzüntü içinde ‘’bari küçük bir çukur açıp gömeyim bu zavallıları, ortada kalmasınlar’’ dedim kendi kendime. Donmuş küçük cesetleri toplayıp elimle çamurlu toprakta bir çukur açtım, ölü kardeşleri yan yana dizdim, beş kardeşin beşincisini de toprağa yatırıp üzerini kapatmaya hazırlanırken incecik, cılız bir ses duydum. Vızıltı gibi, belli belirsiz, zayıf bir çığlık. Çevreme bakındım, acaba buncağızları doğuran anaları yakınlarda bir yerlerde olabilir miydi? Hayır, ortalıkta benden ve küçük ölü bedenlerden başka kimse yoktu? Kazdığım çukura doğru eğilip tekrar dinledim, en son koyduğum parmak kadar çamurlu bedenin ayağı hafifçe kıpırdadı gibi geldi bana, alıp kulağıma yaklaştırdım, evet, bu minik bedenden geliyordu zayıf çığlık! Oysa vücudu kaskatıydı, tamamen çamura bulanmış haldeydi. Diğerlerinde de hayat belirtisi olabilir mi diye yeniden baktım ama yoktu, onlar ölmüştü. Sadece çukura koyduğum son yavruda cılız bir hayat kırıntısı vardı. Yerdeki toz bezini alıp bu minicik bedeni incinmesin diye dikkatle sardım, çukuru alelacele kapadım, paltomun cebine koyduğum ufacık bedenle hemen eve koştum!...



Böyle başlamıştı Yağmur’un hikâyesi… Kazara rüzgâra kapılıp uçan bir toz bezinin peşinden gidilmeseydi, ‘’bu havada çıkılır mı yâhû’’ denip boşverilseydi Yağmur şimdi hayatta olmayacaktı. Küçük bir kâse içine doldurulan ılık suyun içinde bekletildi, ağzına burnuna dolan çamurlar temizlendi, hâlâ kanlı olan göbek bağı dezenfekte edilip kısaltıldı ve ufacık bedenini sarsan bir öksürükle ciğerlerindeki çamurlu suları da çıkaran Yağmur nefes almaya başladı! Gözümün önünde gerçekleşen bu mucizeyi ağlayarak ve dualar ederek izledim. İşin daha da mucizevî olan tarafı şuydu ki; o sırada evimizde iki hafta önce doğum yapmış emzikli kedimiz Bulut vardı, iki haftalarını doldurup irileşmiş kendi yavruları arasına çekinerek eklediğim bu henüz doğmuş bebeciği reddedebilirdi. Uzun süre bu parmak bebeği kokladı, evirip çevirdi ve süt dolu memelerine doğru burnuyla iterek emzirmeye başladı. O Cuma gecesi, yavruların sepeti başında dualarla kondu Yağmur bebeğin ismi, bu inanılmaz hikâyenin kahramanını görebilmek için eve insanlar akın etti. Yağmur özel sevgi titreşimleriyle büyütüldü, Bulut’un sütünün yetmediği zamanlarda biberonlarla, hazır mamalarla emzirildi, bu küçük beyaz adam diğer kardeşlerinin sahip olmadığı bir enerjiyle kuşatılmış olduğu için ölümle hayat arasındaki incecik çizgiyi geçmişti. Büyüdükçe anlaşıldı ki; bir kedi değil de sanki bir oğlan çocuğu ruhuna sahipti. O’nun hikâyesi bana hep ‘’indigo çocukları’’ hatırlatmıştır, olamaz mı, belki?... Hâlâ önüne konan mama tabağından sağ patisiyle çekip alır ve öyle yer yemeğini, insan gibi. Ben bir sebepten üzgünsem, hele de ağlıyorsam anlatılması güç bir hüzün ifadesi kaplar yeşil gözlerini, gelip göğsüme oturur, annesini avutmaya çalışan bir oğlancık gibi beyaz ellerini boynuma uzatır, azarlanıp kızmaya hiç gelemez, küser, öyle kırılgan, öyle duygusaldır… Bu konulara kafa yoran kişilerle oturup tartıştığımızda Yağmur’un insan bedenindeki chakraların dördüncüsü olan ‘’anahata chakra’’ yani ‘’kalp chakra’’sından sorumlu bir ‘’indigo kedi’’ olduğuna karar vermişizdir. Gelip göğsünüze oturur, kollarını boynunuza dolar ve kedilere özgü mırıldanmasıyla vibrasyon yaymaya başlar. Özellikle ben hasta ya da üzgünsem bunu mutlaka yapar. Sessizce mırıldanarak orada oturur ve kesinlikle kendimi daha iyi hissetmemi sağlar…


Hayatıma giren kediler içinde ‘’yedinci chakra’’ yani ‘’tepe chakrası’’ bölgesinde, bu ckahrayı çevreleyen bir taç gibi uyumayı seçen ve şimdi tekamülünün başka bir boyutunda olduğuna inandığım sevgili Heval’imizi ve 13 yıl önce, babamın enfarktüsten ölümünden birkaç hafta evvel çektiğim son fotoğrafında onun kalp chakrası üzerine boylu boyunca uzanarak yatan ve gözlerindeki anlaşılmaz hüzünle adeta ‘’üzgünüm ama öleceksin’’ diyen sevgili Mırka’mızı unutamam.

Antik Mısır’da bir tanrı kimliğiyle, Bastet’le temsil edilen, gizil güçlerine inanılan, mumyalanarak onurlandırılan kediler Orta Çağ’ın karanlık zamanlarında yine insanlar tarafından açıklanamayan tuhaf enerjileri nedeniyle ‘’cadı’’lıkla suçlanmış ve asılarak ya da yakılarak toplu halde öldürülmüşlerdir. Korkunç veba salgınlarının bu katliamlar sonucunda çoğalan fareler tarafından insanlara bulaştırıldığı ve binlerce insanın ölümüne neden olduğu da bilinir. İslâm dini içinde de kedinin özel bir yeri vardır, Peygamber duası almış olduğu için hep dört ayağı üzerine düştüğüne, dokuz canlı olduğuna ve bilerek kedi öldürmenin lânete sebep olacağına inanılır. Kazayla bir kedinin ölümüne neden olan kişinin bu lânetten kurtulabilmesi için mutlaka önemli bir hayır yapması gerektiğine dair inançlar Anadolu’da hâlâ yaşamaktadır. Edebiyat, resim, sinema, heykel gibi sanat dalları içinde de ayrı bir yeri olan kediler ‘’özel’’ olmayı sürdürüyorlar bana kalırsa. Bilmediği her şeyden korkan insan kedinin bırakıldığı yerden kilometrelerce mesafe katederek, bazen yıllar sonra evine dönebilmesini, deprem, sel gibi doğal afetleri önceden haber verebilmesini, hastalık ve hâttâ ölümü bile önceden sezebilmesini korkutucu bularak mı ona ‘’nankör’’ demiştir dersiniz? Ya gelişmiş teknolojilere rağmen hâlâ nasıl ve nereden çıkardıkları bilimsel olarak açıklanamayan mırıltılı vibrasyonları? İnsan bedeninin asla başaramayacağı mükemmellikteki atlayışları? Bedeninizde hastalık olan bölgeden yükselen enerjileri hissedip ya da bazen sadece kapalı olduğu düşündüğüm chakraları açabilmek için belki, bu noktalarda ısrarla oturmaları? Kedilerle ilgili açıklanamamış daha pek çok sır var, eee, ne de olsa onlar ‘’Kedi Tanrı Bastet’’in gizemli çocukları…


(Chi dergisi, Aralık 2005 sayısında yayınlanmıştır...)

2 yorum:

Zecax dedi ki...

Bu yazı bana Rıfkı'yı hatırlattı. Rıfkı bir yaz tatilinde yazlıkta bulundu, göbek bağı ve yalanmamış bedeni ile çimlerin üzerinde öylece yatıyor bir ses çıkartmaya çalışıyordu. Derisinin yırtılacağından korkarak elime alışımı, onu beslemek için yaz tatili boyunca uyumadan karnını doyuruşumu, tuvaletini yaptırışımı, başına güneş geçer; ama kemikleri güçlensin diye saniyelerle güneşlenmesini sağladığımı hatırladım. Şimdi o zamanların üstünden seneler geçti; ama oğlum benim gözümde hala parmak kadar, sanki avucumun içinde kaybolacakmış gibi...

Sevgilerimle.

ileri_2005 dedi ki...

Kedilerin "nankör" diye adlandırılması bence kendilerini ezdirmedikleri içindir. Kedileri hırpalayarak sevemezsiniz, buna izin vermez. Kendini ezdirtmez kedi. Bu da onların soyluluklarından gelen bir davranıştır. Kediler bu özellikleriyle köpeklerden, atlardan farklıdırlar. Hayvan sevgisindeki kabalığımız nedeniyle onları "nankörlük"le suçlamamız doğru olamaz.