JellyPages.com

Cumartesi, Eylül 28, 2013

Quanto de lebo?/ Borcum ne kadar?..

Kadın hastane odasında, yatağın kenarına oturup düşünür. Sol göğsünde inceden bir sızı başlamıştır, olağandır, çünkü kesilen yer bir müddet sonra sızlar, acır. Koridorlar tenha, hastane sakin, sessizdir. Saatler birer birer eksilir, zaman usulca geceden sabaha devrilir...
Gün bayramdan bir evvelidir, gündüzki arefe telâşı artık dinmiştir. Hastane sanki omuzunun üzerinden dönüp bakar gibidir Ankara'ya, Ankara pek aldırmaz buna, zaman geçtikçe ışıkları azalır, dışarıdaki keskin ayaza karşı karanlığı sıkıca giyinir, kapatır gözlerini, çünkü bilir, ertesi gün bayramdır, ruhları kan tutacaktır, bunun için dinlenmiş olması gerektir...


Kadın bu defa hastaneye yatacağını yakınları dışında pek kimselere söylememiştir. Çünkü hastane dendiğinde insanların aklına hemen hastalık gelir. Oysa bir sene evvelinin izlerini silip süpürmek, kesilip alınanları yerine koymak öyle kolay değildir. Ama bunu anlatamazsınız herkese elbette, yaşamayan nereden bilir? İnsan hastalığın bedeninden alıp götürdüklerini yeniden edinebilmek için bazen defalarca kesilir, biçilir, tekrar dikilir...

Kadın bu kez keskin ve apaçık bir tek başınalığı seçmiştir. Yanına kimseleri istememiş, geçen sene hayatına destursuz giren hastalıkla, bu kez odada ikisinden başka kimse olmadan yüzleşip hesaplaşmaya niyet etmiştir. ''Beni alamadın diye kızgın değilsin, değil mi?'' diye sorar kadın. ''Bunu da nereden çıkardın şimdi?'' diyerek hınzırca gülümser adı herkesçe bilinen hastalık, ''sadece aykırı davranışları severim, o kadar. Yoksa alıp götüreceğim sürüyle can zaten var , yeterince meşgûlüm yani, o-hooooo, seninkine gelene kadar...'' ''Öyle mi, pekâla o halde'' der kadın, ''birşey içer misin, dolapta nar suyu var.'' ''Yok almayayım, sağol'' der hastalık, ve ekler, ''biliyor musun, aslında bana düşman gibi davranılmasına çok alışkınımdır, hâttâ tuhaf bir zevk te duyarım bundan. Ama sen öyle yapmadın, beni hayatının bir parçası olarak kabûl ettin, ben senin bazı parçalarını koparıp almıştım hâlbûki, gene de benden nefret etmedin. O yüzden şaşkındım biraz, kaç defa gitmeye niyetlenip hani katili kan çeker hesabı, gene geri döndüm ama merak etme, artık ikna oldum, yürümüyor bu ilişki, nefesini seninle bölüşmeyeceğim bundan böyle...''
Elindeki bardaktan bir yudum alırken ''doğrusunu istersen, seninle ilgili merak ettiğim hiçbir şey yok'' der kadın, ''tanıyorum seni, çünkü sen bana zararlı olan bütün düşünce ve davranışların toplamıydın. Seni kendi özümden, varlığımdan bizzat ben doğurup çıkarttım. Ama çok şükür ki; iş işten adamakıllı geçmeden ve gayet birden, bu derin uykudan uyandım. Sen de dahil, hiçbir şeyden ve hiçkimseden korkmamayı bu sayede başardım. Bu sebeple, şimdi söyle bana, borcum kaldı mı sana ve kaldıysa ne kadar? Zira seni serbest bırakıyorum, bunu nefret ve öfkeyle değil, sevgi ve şükranla yapıyorum üstelik. Sen olmasaydın bu kadar çabuk uyanamayabilirdim, farkındayım, biliyorum. Haydi son bir kez sarıl bana ve ayrılalım, git artık, seni bağışlıyorum, aşkımız buraya kadar...'' Bir hasta ile korkunç ve amansız olarak bilinen hastalığının kucaklaşıp vedalaşması şüphesiz ki öyle kolay anlatılmaz. Dışarıdan bakan biri birbirine dolanıp ayrılan renk sarmalları, tuhaf dumanlar ve ürkütücü gölgeler görür, zaten pek birşey anlamaz. Fotoğrafı çekilebilir belki, ancak neticesi net olmaz. Hani Şeyh Gâlib demiştir ya; ''su suyur, düşman uyur, hasta-i hicrân uyumaz'' Hastalığı ikinci bir ruh gibi sûretinden soyunup gittikten sonra uyumaz kadın, hastanenin duvarlarına sinmiş eski sesleri, nefesleri dinler. Yakazalar (*) uğrar gecesine, yan odalarda dermansız hastalar ıstırapla inler. Sabah olur, kalkıp alelacele giyinir, çantasını hazırlar, izin kağıdını imzalayıp dışarı atar kendini. Sağa-sola hiç bakmadan, son sürât gelir yaşadığı yere. Merdivenleri hızla çıkıp kapıyı açar, dışarıdaki kurşunî ağır hava içeri dalmadan atar evine yorgun ruhunu ve kurban niyetine kesilmiş bedenini, kapıyı hemen kapar. Nihayet kapının ardında kalır topluca ölüşlerin o kırmızı son nefesi ve parlayarak inen bıçağın kararlı keskinliği. Ve sokaklarda şimdi artık sadece ''kuzuların sessizliği''...

(*) Yakaza: Uyku ile uyanıklık arasında, zihnin şuurötesi tecrübelere açık olduğu hâl ve zaman parçası. Osmanlıca sözlüğe göre ''yakza'' uyanıklık, dikatte olma hâli...

7 yorum:

Özlem dedi ki...

Sevgili Handan Hanım,

Size saygı,hayranlık,sevgi,dostluk,,,aklınıza iyi gelen ne varsa hepsini yüreğimde ve beynimde barındırıyorum.Ufacık bir ekranın arkasında değil hemen yanıbaşımda olduğunuzu hissediyorum çoğu zaman ve sevincim ile üzüntümü düşüncelerimde paylaşıyorum sizinle.Çünkü biliyorum ve inanıyorum ki o an yanımda olsaydınız beni anlardınız ve benimle ağlayıp benimle gülerdiniz.Aynı sizin yazılarınızı okuduğumda yaşadıklarım,hissettiklerim gibi.

Yaşarken öğrettiğiniz,paylaştığınız ve en önemlisi burada olduğunuz için kendi adıma kocaman teşekkür ve sevgilerimi yollamak istiyorum.Sevgilerimle...

Handan Demiralp dedi ki...

Kendi tenimin acısına saklandığım ve kesilen tüm canların acısını bizzat kendi varlığımda, canımda yaşadığım bu bayram hakikaten çok farklı benim için. Sizin gibi aydınlık dostlardan gelen mesajlar ise yarınlar adına umudumu çoğaltıyor, ruhumu besliyor. Ten acım geçmesin istiyorum zaten, kalsın, hatırlatsın bana tüm istemediklerimi ve akan benim kanım olsun ille de bir kan akacaksa... Suskun ve kendi içimdeyim, teşekkür ederim, teşekkür ederim...

Adsız dedi ki...

güç,kuvvet,sağlık,mutluluk diliyorum..birazda,dev aynasına bakmasanız))

Handan Demiralp dedi ki...

Teşekkürler, teşekkürler de; siz kimsiniz acaba? Dev aynasına bakmak? Ve elbette ''de'', ''da''ların ayrı yazılma kaidesi? :) Kimbilüüür, kimbilürrrr, değil mi? :)

İLKAY dedi ki...

Handan'cıığm geçmiş olsun tekrar....
Sevgim ve dualarım seninle....
İlkay

Aymen dedi ki...

Merhaba, hastalığınız nedir bilmiyorum ama geçmiş olsun dileklerimi lütfen kabul edin. Hastalığınızla diyaloğunuzu somutlaştırmanız bu yazınızda çok hoş gerçekten. Nahoş olan tek şey orada o da hastalık. Umarım tez zamanda sağlığınıza kavuşursunuz. Zira, sabrettiğinizde alacağınız mükafat burada tarif edilemeyecek kadar büyük olacaktır inanıyorum. Sevgilerimle..

Handan Demiralp dedi ki...

Sevgili Aymen; hastalığım meme kanseri idi, veda ettik kendisi ile birbirimize. Ancak o bende derin ve silinmeyecek izler bırakacak kadar tutkulu bir sevgili idi, giderken bu izleri geri almadan gitti. Olsun, ben onu hayli zaman benliğimde taşıdım, benim aldığım her nefesin birazı da onundu, düşman olamazdım bu yüzden. Olmadım. Anlaşarak ayrıldık, birbirimize selâm vermeye yüzümüz olsun, değil mi?:) Alâkanıza ve iyi dileklerinize tüm varlığımla teşekkür ediyorum. Sabredenlerin mükâfatına cümlemiz mazhar oluruz dilerim, çok sevgi+çok selâm...